Arama

Edirne’de ilk bienal: Köprülerin üzerinde sanat rotası

Edirne, bu yıl ilk kez düzenlenen Edirne Bienali ile yalnızca tarihî bir kent değil; hafıza, sınırlar ve karşılaşmalar üzerine düşünen büyük bir sanat rotasına dönüşüyor. “Köprüler” teması etrafında şekillenen bienal, 23 ülkeden 213 sanatçıyı kentin nehirleri, kervansarayları, tren garları ve tarihî yapılarıyla buluşturarak çağdaş sanat ile Edirne’nin çok katmanlı geçmişi arasında güçlü bağlar kuruyor.

26 Mayıs 2026, 12:00

Bu yıl ilki düzenlenen Edirne Bienali ile bu şehir yalnızca sanat eserlerinin sergilendiği bir tarihi bir kent değil aynı zamanda hafızanın, karşılaşmaların ve geçişlerin yeniden düşünülmeye başlandığı büyük bir rota haline gelmiş durumda...

21 Mayıs – 28 Haziran 2026 tarihleri arasında gerçekleşen Edirne Bienali, “Köprüler” teması etrafında şekilleniyor. 23 ülkeden 213 sanatçının katıldığı bienal; tarihî yapıları, nehirleri, sınır hattını ve kentin çok katmanlı geçmişini çağdaş sanatla yan yana getiriyor.

İlk anda “köprü” kelimesi insanın aklına yalnızca Meriç ve Tunca üzerindeki taş yapıları getirse de, bienali gezmeye başlayınca bunun çok daha geniş bir alanı kapsadığı anlaşılıyor. Geçmişle bugün, şehirle insan hatta kurumlarla sanatçılar arasında bağ kurmaya çalışan bir yapı var.

Bu ilk organizasyonun arkasındaki en büyük emeklerden biri bienal koordinatörü Didem Çapa’ya ait. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan belediyelere, üniversitelerden galerilere kadar farklı yapıları aynı organizasyon içinde buluşturmak, Edirne gibi tarihî yükü ağır bir şehirde kolay iş değil. Bienalin “Köprüler” fikri aslında tam burada karşılık buluyor; çünkü yalnızca eserler değil insanlar da birbirine bağlanıyor.

Bienaldeki ilk durağımız Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı oluyor. Taş duvarların ve yüksek kemerlerin arasında dolaşırken insan kendisini yalnızca bir serginin içinde değil yüzyıllardır kullanılan bir geçiş yolunun içinde hissediyor. İlk salonlarda uzakdoğulu sanatçıların video art çalışmaları, savaşçı miğferlerini andıran yerleştirmeler ve farklı disiplinlerden işler karşılıyor bizi. Bienalin çok sesli yapısı daha girişte hissediliyor.

Kervansarayın büyük salonunda Şevket Sönmez “Trakya Mitolojisi” adlı işi izleyiciyle küçük bir oyun kuruyor. Eserin yanında özellikle flaşlı fotoğraf çekilmesini isteyen bir not bulunuyor. İlk anda alışılmış müze refleksiyle ters düşen bu durum, işe biraz yaklaşınca anlam kazanıyor. Fosforlu boya ve desenlerle çalışan yerleştirme, flaş öncesi ve sonrası arasında değişen görüntüsüyle izleyiciyi doğrudan işin parçası olmaya çağırıyor.

Kraft kağıt üzerine üretilmiş Merih Yıldız’ın “Gökyüzü Köprüsü” adlı işi ise kervansarayın taş atmosferi içinde daha sakin bir yerde duruyor. Sanatçı, taş köprülerin üzerinde oluşan termal hava akımlarına gönderme yaparak göçmen kuşların nehir geçişlerini anlatıyor. Bienalin “köprü” fikri burada yalnızca insanlar arasında değil doğanın kendi hareketinde de ortaya çıkıyor.

Bienalin ikinci gününde kendimizi Meriç Köprüsü üzerinde buluyoruz. Hava yağışlı. Nehir boyunca esen rüzgar, köprünün taş yüzeyinde dolaşırken şehirle eserler birbirine karışıyor.

Maçka Sanat Galerisi’nden tanıdığım sanatçı Serhat Kiraz’ın köprü üzerine yerleştirdiği çalışma tam bu geçiş hissinin ortasında duruyor. İnsan siluetlerini andıran iki yüzlü sıralı bayraklar köprü boyunca uzanıyor. Edirne yönüne doğru bakan tarafta tüm renkler kırmızı. Sanatçı bunun artık kaybolmaya yüz tutmuş Edirne kırmızısına gönderme olduğunu söylüyor. Karaağaç yönüne ilerleyenler için ise on iki farklı renk var; her biri yılın başka bir ayını temsil ediyor. Bir yön sizi uğurluyor, diğer yön kırmızıyla karşılıyor. Köprü üzerindeki yürüyüş böylece yalnızca bir geçiş olmaktan çıkıyor.

Köprünün sonunda tarihi Gümrük Karakolu yükseliyor. Yağmurdan kaçıp kısa süreliğine içeri sığınıyoruz. İçeride bizi İlhan Koman karşılıyor. Kimi hareket hissi taşıyan heykelleri, kimi eski fotoğraflarıyla…

Duvara yazılmış Yaşar Kemal cümlesi mekanın havasını tamamlıyor: “İlhan ne kadar heykelse o kadar şiirdir. Heykeller İlhan’ın şiirleridir.” Sınırın hemen yanında duran bu yapıda İlhan Koman’ın işleriyle karşılaşmak, bienalin kurmaya çalıştığı hafıza duygusunu daha görünür hale getiriyor.

Tarihi Elektrik Fabrikası’na geçtiğimizde ise bienalin dili biraz değişiyor. Endüstriyel yapının sert atmosferi içinde alışılmışın dışında fotoğraf işleriyle karşılaşıyoruz. Hava fotoğrafçılığı ile sokak seviyesinden çekilmiş karelerin aynı kompozisyonda buluştuğu çalışmalar, ilk bakışta kendisini hemen açmıyor. Hızlıca bakılıp geçilecek fotoğraflar değiller bunlar. Önlerinde biraz durunca yeni ayrıntılar beliriyor; şehrin yukarıdan ve aşağıdan görünen yüzü birbirine karışıyor.

Sonrasında tekrar Meriç Köprüsü yakınındaki Köprübaşı İstasyon Binası’na geçiyoruz. Uzun zamandır atıl duran bu küçük tarihî yapı, bienal boyunca yeniden bir buluşma alanına dönüşmüş. Geçmişte yolcuların, ayrılıkların ve karşılaşmaların mekanı olan istasyon, bugün sanatçıların işlerine ev sahipliği yapıyor. Yapının küçük ölçeği içerideki işleri daha görünür kılıyor.

Yağmur hâlâ devam ederken rotamız bizi Karaağaç’taki tarihî tren garına götürüyor. Bugün Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılan bu yapı, bienalin en etkileyici duraklarından biri. Binanın içinde karma sergi düzeni hakim. Koridorlarda dolaşırken insan zaman duygusunu kaybediyor. Ama asıl vurucu bölüm dışarıdaki tarihî tren lokomotifinde başlıyor.

Kara trenin vagonları, Avusturya’da yaşayan sanatçıların “46” adını verdikleri projeye dönüşmüş durumda. Çalışma şu sorudan hareket ediyor: “Gökyüzüne dahi sınırlar çizdiğimiz bir dünyada hâlâ özgürce yolculuk etmek mümkün mü?”

Bu tren vagonunun iç mekanı, deneyim alanına çevrilmiş. Sanatçıların valizleri, kişisel nesneleri ve yerleştirmeleri; göç, hafıza ve hareket fikrini birbirine bağlıyor. Dar koridorlarda ilerlerken insan yalnızca bir sanat işinin içinde değil eski yolculukların izleri arasında dolaşıyormuş hissine kapılıyor.

Yolculuk Devecihan’a ulaştığında atmosfer yeniden değişiyor. Tarihî yapının içine yerleştirilmiş dokuma işleri, bienalin daha sakin tarafını ortaya çıkarıyor. Taş duvarların arasında kumaşın ve emeğin izi dolaşıyor.

Bienal turumuzun son durağı, odalarında özel koleksiyonerlere ait eserler yer aldığı tarihi Eski Vali Konağı oluyor. Tarihî konağın odalarında özel koleksiyonerlere ait eserler yer alıyor. Bienalin diğer duraklarındaki hareketli atmosferin ardından bu yapı daha sessiz bir kapanış hissi yaratıyor.

Edirne’de ilk kez düzenlenen bu bienal için rahatlıkla şunu söylemek mümkün: Kentin geçmişini yalnızca dekor olarak kullanmayan, mekan ile sanat arasında gerçek temaslar kurmaya çalışan güçlü bir başlangıç yapılmış. Üstelik bienal mekanları şehir içinde birbirinden çok uzak değil. Hızlı bir rota ile bir günde gezilebilir. Ama eserlerin ve yapıların atmosferini sindirerek dolaşmak isteyenler için iki günlük bir gezi çok daha doğru olacaktır.

Edirne Bienali’ni gezerken insan bir süre sonra yalnızca çağdaş sanat eserlerinin arasında dolaşmadığını fark ediyor. Bu şehir, yüzyıllardır kendi hafızasını taşımaya devam ediyor. Belki de bu yüzden, bienal rotasından çıkıp Edirne sokaklarına karışınca insanın aklına ister istemez Hasan Rıza geliyor. Savaşın ve yıkımın içindeki bir şehrin hafızasını tuvale taşımaya çalışan o büyük ressam…

Bugün aynı şehirde, başka kuşak sanatçılar yine köprüleri, geçişleri, sınırları ve hafızayı konuşuyor. Edirne’nin ilk bienali belki de en çok bu yüzden anlamlı: Çünkü şehir, uzun zaman sonra yeniden sanatla kendi hikayesini anlatmaya başlıyor.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok