Küresel borç, 2025 itibarıyla 324 trilyon dolarlık yeni bir rekor seviyeye ulaşacak. Bu devasa yük altında artık sorulması gereken en kritik soru şu: Ülkeler bu borcu finanse edebilecek güçte mi?
Borçların sürdürülebilirliği artık ekonomik istikrarın değil, siyasi iradenin ve stratejik pozisyonların bir ölçütü haline geldi. ABD, Çin, Japonya, Kanada, Fransa ve İngiltere gibi büyük ekonomiler; Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’ya (GSYİH) oranla hızla büyüyen dev kamu borçlarıyla bu finansal dengesizliğin başlıca aktörleri haline gelmiş durumdalar. Öyle ki ABD borcunun 2050’li yıllarda GSYİH’nin yüzde 156’sına ulaşması bekleniyor. Yani bir çözüm bulamaz ise borcunu finanse edemeyen, iflas etmiş bir ABD ile karşı karşıya kalacağız.
Bu tablo artık bir dengesizlik değil zincirleme bir kırılma sürecine işaret ediyor. Zira küresel finansal sistem çoktan bir saadet zincirine dönüşmüş durumda. Yeni para yaratımı, borçla tüketilen gelecekler ve sistemik bağımlılıklar üzerinden ayakta tutulan bu düzen, artık kendi kendini finanse edemeyecek bir döngüye girdi.
Piyasalar bu yüzden mali genişlemeye, artan borçlara ve ticaret açıklarına karşı çok daha hassas, çok daha kırılgan hale geldi. Ancak hassas olmaları Trump’ın gelişini önleyemedi. Tüm hassasiyetlere rağmen Trump’ın taze başkanlığında dünyada uygulanan tarifeler, 19’uncu yüzyılın sonlarından beri görülmemiş seviyelere ulaştı.
Üstelik Trump, seçimde sürekli savaş yanlısı olmakla suçladığı rakiplerine rağmen İran’a askeri müdahaleyi onaylayan kişi oldu. Bu da ABD’nin borçlanma resmini tersine döndürme kapasitesine duyulan güveni bir kez daha sarsacaktır. Seçimde söylenen başka, uygulama ise tam aksi.
Bu koşullarda, dünya çapında vergi savaşlarının daha da keskinleşmesi ve sermaye savaşlarına evrilmesi, artık yalnızca bir olasılık değil güçlü bir risk senaryosudur.
Sermaye savaşları neden daha tehlikeli?
Vergi savaşları, ulusların ticaret politikaları üzerinden yürüttüğü ekonomik bir satrançtır, taraflar birbirine gümrük duvarları, tarife artışları ve ticaret sınırlamalarıyla karşılık verir. Ancak bu oyunun bir sonraki aşaması çok daha serttir: Sermaye savaşları.
Sermaye savaşlarında artık mesele yalnızca mal ve hizmet değildir. Para akışı, varlık yönetimi, uluslararası yatırımlar ve finansal sistemin sinir uçları hedef alınır. Varlıklar dondurulur. Rakip ülkelerin yurt dışındaki varlıklarının satışı, kullanımı ya da nakde çevrilmesi engellenir. Sermaye piyasası erişimi engellenir. Hedef ülkenin başka ülkelerde borçlanması ya da sermaye artırması engellenir. Örneğin, bir ülkenin New York ya da Londra piyasalarına erişimi kesilir. Ambargo ve ablukalar artar. Hedef ülkelerin ticaret yapma kabiliyeti sistematik olarak yok edilir. Bu savaş biçimi, finansal sistemlerde çok daha derin yaralar açar. Çünkü tüm bu adımlar, ekonomilerin sinir sistemini hedef alır. Yani güveni, likiditeyi ve yatırım akışını.
Türkiye bu savaşta nerede olur?
Türkiye için vergi savaşları hâlâ bir ilgi alanı. Çünkü hâlâ ticaret yapabiliyoruz, hâlâ bazı ürünleri rekabetle satabiliyoruz. Ancak sermaye savaşları başladığında, orada hayatta kalmamız imkânsız.
Neden mi?
Çünkü sermayemiz yok. Çünkü dünya varlık savaşına geçtiğinde, bizim savaşacak varlığımız, finansal kalkanımız, derinliğimiz yok. Çünkü o savaş, bizim dışında kalabileceğimiz bir savaş değil, hedefi olacağımız bir savaş olur.
Ve en kötüsü, o savaşı fark edemeyiz bile. Çünkü sermaye savaşları başladığında, biz o alanın parçası bile olmayız. Sadece sonucunu görürüz. Vergi savaşlarında gümrük tarifesiyle baş edersiniz, dış ticaret stratejisiyle karşılık verirsiniz. Ama sermaye savaşlarında size sermaye gerek. Likidite gerek. Varlık gerek. Güç gerek. Özel sektör gücü gerek. Girişimci gerek.
Yok.
O halka koptuğunda, sistemin en zayıfları ilk düşenler olur. Bugün yaşadığımız şey yalnızca gürültülü bir ticaret kavgası olarak kalmaz ise sessiz ama radikal bir ekonomik zemin kaymasına hazırlanıyor olmamız gerekecek. Bu düzende borç döngüsünü yönetemeyen, sermaye üretemeyen, küresel oyun kuruculara karşı kalkanı olmayan ülkeler oyunun dışına atılacak.
Ve oyunun dışına atılmak, artık yalnızca yoksulluk değil, sistemik yokluk ve yoksunluk anlamına gelecek.