Petrol piyasalarında ilk bakışta anlaşılması güç bir çelişki yaşanıyor.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’la savaşının Körfez’de yarattığı büyük tedarik sarsıntısı kısmen hafifliyor. Tankerler yeniden hareket ediyor. Alternatif boru hatları daha yoğun kullanılıyor. Petrol ihracatı toparlanıyor.
Ama fiyatlar düşmüyor. Tam tersine yükseliyor.
Brent petrol 117 doları gördü. Savaş öncesine kıyasla yüzde 60’ın üzerinde pahalandı.
Üstelik önümüzde iki önemli siyasi gelişme var: ABD’de 3 Kasım Kongre ara seçimleri ve İsrail’de 27 Ekim seçimlerinin ardından henüz sonuçlanmamış hükümet kurma süreci.
Peki petrol piyasası neden rahatlamıyor? Seçimlerden sonra savaşın seyri değişebilir mi? Türkiye bu gelişmelerden nasıl etkilenecek?
Asıl mesele şu: Dünya bugün petrol kıtlığından çok güven kıtlığının bedelini ödüyor.
Petrol var ama güvenli petrol yok
Kpler verilerine göre Körfez’den ham petrol ihracatı 18 Ekim’de sona eren haftada günlük ortalama 24,6 milyon varile ulaşarak savaş öncesi ortalamayı aştı.
Bu ilk bakışta rahatlatıcı.
Ancak üretimle ihracat aynı şey değil. Ülkeler stoklarından satış yaparak veya sevkiyatlarını farklı güzergâhlara kaydırarak geçici olarak ihracatlarını artırabilir.
Nitekim Uluslararası Enerji Ajansı’nın verilerine göre Körfez’deki OPEC üretimi eylül ayında hâlâ savaş öncesi seviyenin yaklaşık dörtte üçünde bulunuyordu.
Dahası, dünya petrol stokları savaş öncesine göre 509 milyon varil azalmış durumda.
Stoklar petrol piyasasının emniyet kemeridir. Üretim kesildiğinde, tanker geciktiğinde veya liman kapandığında ekonomilere zaman kazandırır. Ama depolar boşaldıkça yeni bir krizin etkisi büyür.
Bugün petrol piyasasının temel sorusu, “Ne kadar petrol var?” değil, “Yarın ne kadar petrolü güvenle teslim alabileceğiz?” sorusu.
Hürmüz’ü kapatmadan da petrolü pahalılaştırabilirsiniz
Hürmüz Boğazı dünya enerji ticaretinin en hassas geçiş noktalarından biri. Savaş öncesinde küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık beşte biri bu güzergâhla bağlantılıydı.
Bugün üreticiler ve taşımacılık şirketleri dikkat çekici yöntemler geliştiriyor. Küçük tankerler riskli sulardan geçiyor, petrolü Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri açıklarında bekleyen daha büyük gemilere aktarıyor.
Suudi Arabistan, doğudaki petrol sahalarından Kızıldeniz’deki Yenbu Limanı’na uzanan boru hattını daha yoğun kullanıyor. BAE de Füceyre bağlantısından yararlanıyor.
Kpler’e göre Hürmüz’ü baypas eden Körfez ihracatının payı savaş öncesindeki yüzde 17’den eylülde yüzde 40’a yükseldi.
Bu önemli bir lojistik başarı. Ama ücretsiz değil.
Bazı sevkiyatlarda navlun maliyetleri varil başına 40 dolara kadar çıkmış durumda. Sigorta primleri yükseliyor, teslimatlar gecikiyor, mürettebat güvenliği ciddi sorun hâline geliyor.
Artık petrolün fiyatına savaşın sigortası da ekleniyor.
Bir petrol kuyusunu kapatmadan, yalnızca tankerlerin güvenliğini tehdit ederek de küresel enerji maliyetlerini yükseltebilirsiniz.
Modern enerji jeopolitiğinin en önemli derslerinden biri bu.
İsrail’de sandık açıldı, enerji piyasasının beklediği cevap çıkmadı
İsrail’de 27 Ekim’de yapılan seçimlerde Netanyahu’nun Likud partisi 27 sandalyeyle en büyük parti konumuna geldi. Ancak hiçbir siyasi blok 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamadı.
Şimdi koalisyon pazarlıkları belirleyici olacak.
Enerji piyasaları açısından burada üç ihtimal var.
Netanyahu öncülüğünde güvenlik politikalarında süreklilik sağlayan bir hükümet kurulursa İran’a yönelik askeri baskı devam edebilir. Bu da petrol fiyatlarındaki jeopolitik risk priminin yüksek kalmasına yol açabilir. Ancak böyle bir hükümetin diplomatik uzlaşmayı tercih etmesi de mümkün.
Daha geniş tabanlı veya farklı siyasi bileşimde bir koalisyon kurulursa diplomatik seçeneklere yeni alan açılabilir. Fakat İsrail’de İran’ın güvenlik tehdidi olarak görülmesi yalnızca Netanyahu’ya özgü değil. Hükümet değişikliği otomatik olarak strateji değişikliği anlamına gelmez.
Koalisyon görüşmeleri uzar veya yeni seçim ihtimali ortaya çıkarsa siyasi belirsizlik artabilir.
Burada belirleyici olan hükümetin adı değil, atacağı somut adımlar.
İran’a yönelik askeri operasyonlar devam mı edecek? Bölgesel gerilimi azaltacak bir diplomatik süreç başlayacak mı? Hürmüz’deki tanker güvenliği nasıl etkilenecek?
İsrail’de sandık açıldı ama enerji piyasasının beklediği cevap henüz çıkmadı.
Washington’da seçim: Trump’ın hareket alanı değişebilir
3 Kasım’da ABD’de Temsilciler Meclisi’nin tamamı ve Senato’nun yaklaşık üçte biri yenilenecek.
Bu bir başkanlık seçimi değil. Trump görevine devam edecek. Ancak Kongre’deki dengeler değişebilir.
Cumhuriyetçilerin her iki kanatta kontrolü sürdürmesi, yönetimin petrol ve doğal gaz üretimini artırma, enerji yatırımlarının izin süreçlerini hızlandırma ve bazı çevresel düzenlemeleri gevşetme girişimlerini kolaylaştırabilir.
Demokratların bir veya iki kanatta çoğunluk elde etmesi ise İran savaşının maliyeti, askeri yetkiler, bütçe ve enerji politikaları üzerinde daha güçlü Kongre denetimi yaratabilir.
Fakat Kongre’deki değişiklik savaşın otomatik olarak sona ermesi anlamına gelmez. Başkanın yürütme ve dış politika alanındaki yetkileri devam eder.
Üstelik Amerikan petrol üretiminin artması, Hürmüz’deki güvenlik sorununu tek başına çözmez. Yeni üretim kapasitesi yatırım ve zaman gerektirir. Oysa tanker sigortası ve navlun maliyetleri bir saldırı haberiyle saatler içinde değişebilir.
ABD açısından bir başka çelişki daha var.
Yüksek petrol fiyatları bazı Amerikan üreticilerine kazanç sağlarken tüketicilerin benzin faturalarını ağırlaştırıyor. Ekim ayında ABD’de benzinin galon fiyatının 4 doların üzerine çıkması, enerji maliyetlerini seçim gündeminin önemli unsurlarından biri hâline getirdi.
Burada iki yönlü bir ilişki var: Savaş enerji fiyatlarını yükseltiyor; yükselen enerji fiyatları da siyasi kararlar üzerindeki baskıyı artırıyor.
Seçimler siyasi dengeleri değiştirir; petrol fiyatlarını ise bu dengelerin doğurduğu somut kararlar değiştirir.
İki seçim, üç petrol senaryosu
Önümüzdeki haftalarda petrol piyasası açısından üç temel senaryo görüyorum.
Birincisi, diplomatik yumuşama. Washington ve İsrail’den kalıcı bir siyasi çözüm yönünde somut adımlar gelir, İran’la gerilim azalır ve Hürmüz’de güvenli sevkiyat yeniden sağlanırsa petrolün jeopolitik risk primi düşebilir.
İkincisi, kontrollü fakat devam eden gerilim. Petrol akışı sürer ama yüksek sigorta ve taşımacılık maliyetleri devam eder. Fiyatlarda sert iniş çıkışlar görürüz.
Üçüncüsü, yeni askeri tırmanma. Hürmüz’de büyük bir kesinti veya önemli enerji tesislerine saldırı olursa 130 doların üzerindeki Brent fiyatları yeniden gündeme gelebilir. Daha yüksek seviyeler de mümkün olmakla birlikte bunları bugünden kesin bir tahmin gibi sunmak doğru olmaz.
Öte yandan küresel büyümenin yavaşlaması, Çin’in petrol talebinin zayıflaması veya beklenenden hızlı bir diplomatik çözüm fiyatları aşağı çekebilir.
Petrol piyasasında tek bir rakama âşık olmak tehlikelidir.
Ekim 2027 teslimatlı Brent kontratlarının 90 doların üzerinde işlem görmesi, piyasaların risklerin kısa sürede tamamen ortadan kalkacağına güvenmediğini gösteriyor.
Ama vadeli fiyatlar geleceğin garantisi değildir.
Barış ilan edilse bile petrol hemen ucuzlamayabilir
Savaşın yarın sona erdiğini varsayalım.
Petrol fiyatları ertesi gün eski seviyelerine döner mi?
Muhtemelen hayır.
Çünkü diplomatik anlaşma imzalamak başka, enerji sistemini yeniden güvenilir hâle getirmek başka.
Mayınların temizlenmesi, hasarlı tesislerin onarılması, tankerlerin bölgeye dönmesi, sigorta maliyetlerinin normalleşmesi ve stokların yeniden doldurulması zaman alacak.
Bir geminin kaptanı için ateşkes ilanı önemlidir. Ama daha önemlisi, gemisini güvenle geçirebileceğine inanmasıdır.
Siyasi barış ile enerji piyasasında normalleşme aynı şey değildir.
Petrolün yeni jeopolitiği kuyudan limana kayıyor
Yıllardır enerji diplomasisinde savunduğum bir görüş var: Enerji gücü yalnızca rezerv sahibi olmak değildir.
Petrolünüz olabilir. Ama onu güvenle taşıyamıyorsanız rezervinizin ekonomik ve stratejik değeri sınırlanır.
Bugün alternatif boru hatları, güvenli limanlar, tanker filoları, depolama tesisleri ve sigorta mekanizmaları eskisinden çok daha önemli.
Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz bağlantısı, BAE’nin Füceyre hattı ve alternatif ticaret koridorları yeni stratejik değer kazanıyor.
Geleceğin enerji rekabetinde yalnızca petrolü kimin ürettiği değil, hangi güzergâhtan, hangi maliyetle ve ne kadar güvenilir biçimde ulaştırdığı da belirleyici olacak.
Türkiye’nin ihtiyacı ucuz petrol duası değil
Türkiye açısından asıl tehlike yalnızca Brent’in yükselmesi değil, yüksek fiyatların uzun süre kalıcı hâle gelmesi.
Çünkü petrolün etkisi akaryakıt pompasıyla sınırlı değil.
Ulaştırma maliyetleri artıyor. Tarım, sanayi, turizm ve lojistik etkileniyor. Enerji ithalat faturası ve enflasyon üzerindeki baskı güçleniyor.
Özellikle motorin önemli.
Ham petrol akışı toparlansa bile rafine ürün piyasasındaki sıkışıklık devam ediyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın Ekim değerlendirmesi, Körfez’den rafine ürün ve LPG sevkiyatlarının savaş öncesi seviyelerin yarısının altında kaldığını gösteriyor.
Türkiye’de enflasyonun önemli taşıyıcılarından biri kamyonların deposundaki motorindir.
Üstelik pompaya yansıyan fiyat yalnızca Brent’e bağlı değil. Döviz kuru, rafineri ürün fiyatları, vergiler ve dağıtım maliyetleri de belirleyici.
Bu nedenle Türkiye’nin petrol güvenliğini yalnızca ham petrol tedariki olarak görmemesi gerekiyor.
Türkiye için üç somut stratejik öneri
Birincisi, Enerji Şok Dayanıklılık Endeksi oluşturmalıyız.
Brent fiyatı, döviz kuru, motorin maliyetleri, tanker navlunu, sigorta primleri, stratejik stoklar ve sanayinin enerji yükü birlikte izlenmeli.
Kamu ve özel sektör için erken uyarı sistemi kurulmalı.
Kasım ve aralık ayları için örneğin 90, 115 ve 140 dolarlık Brent varsayımlarıyla ayrı stres testleri yapılmalı. Bunlar fiyat tahmini değil, ekonominin farklı koşullara dayanıklılığını ölçen senaryolar olmalı.
İkincisi, Ceyhan’ı yalnızca petrol terminali olarak düşünmekten vazgeçmeliyiz.
Depolama, ticaret, fiyat riskinden korunma, sigorta ve alternatif güzergâh yönetimiyle Doğu Akdeniz’in önemli enerji lojistik merkezlerinden birine dönüştürmeliyiz.
Irak-Türkiye Petrol Boru Hattı, Akdeniz bağlantılarımız ve depolama kapasitemiz bu stratejinin parçaları olabilir.
Ancak bunun için yalnızca fiziksel altyapı yetmez. Hukuki öngörülebilirlik, yatırımcı güveni ve güçlü enerji diplomasisi gerekir.
Üçüncüsü, enerji güvenliğini millî ekonomik güvenlik stratejisinin merkezine yerleştirmeliyiz.
Dışişleri, Enerji, Hazine ve Maliye, Merkez Bankası, BOTAŞ, rafineriler, liman işletmecileri ve sanayi aynı masada düzenli kriz senaryoları çalışmalı.
Brent altı ay boyunca 130 dolarda kalırsa ne yapacağız?
Hürmüz’de yeni bir kesinti olursa hangi alternatifleri devreye sokacağız?
Motorin fiyatındaki sıçramanın tarıma ve gıda enflasyonuna etkisini nasıl sınırlayacağız?
Bu soruların cevapları kriz başladıktan sonra aranmamalı.
Önümüzdeki döneme ilişkin üç stratejik öngörü
Birincisi, ABD ve İsrail’deki siyasi gelişmeler İran savaşında kalıcı bir diplomatik çözüm üretmedikçe petrol fiyatlarındaki jeopolitik risk primi kolay ortadan kalkmayacak.
İkincisi, enerji ticaretinin coğrafyası değişecek. Alternatif boru hatları, güvenli limanlar, depolama ve taşımacılık altyapısı yeni stratejik değer kazanacak.
Üçüncüsü, enerji ithalatçısı ülkelerin rekabet gücü daha fazla sınanacak. Türkiye açısından verimlilik, elektrifikasyon, yerli üretim ve tedarik çeşitliliği artık yalnızca enerji politikası değil, ekonomik dayanıklılık meselesi.
Son söz: Sandıklar değişebilir, coğrafyanın gerçekleri değişmez
Uzun yıllardır uluslararası enerji piyasalarında ve diplomaside gördüğüm bir gerçek var.
Petrol fiyatları yalnızca bugünün arz ve talep dengesini yansıtmaz. Geleceğe ilişkin korkuları, beklentileri ve güven eksikliğini de taşır.
Bugün Körfez’den daha fazla petrol çıkıyor olabilir.
Ama piyasalar yarın aynı miktarda petrolün çıkacağından, güvenli biçimde taşınacağından ve makul maliyetle tüketiciye ulaşacağından emin değil.
ABD’de Kongre’nin dengeleri değişebilir. İsrail’de yeni bir koalisyon kurulabilir. İran’la diplomasi yeniden başlayabilir veya çatışma daha tehlikeli bir aşamaya geçebilir.
Ancak hiçbir seçim sonucu tek başına petrolü ucuzlatmaz.
Türkiye’nin hedefi yarın Brent’in kaç dolar olacağını tahmin etmekten ibaret olmamalı. Hangi fiyat gerçekleşirse gerçekleşsin ekonomisini ayakta tutabilecek dayanıklılığı oluşturmalı.
Petrolün fiyatını biz belirleyemeyiz. Ama petrol krizinin Türkiye’ye çıkaracağı faturayı küçültebiliriz.
Çünkü önümüzdeki haftalarda dünya enerji piyasalarını üç gelişme birlikte şekillendirecek:
Washington’da sandık, İsrail’de koalisyon masası, Hürmüz’de tanker trafiği.
Ve hepsinin üzerinde tek bir soru duruyor:
Savaşın devamına mı, barışın inşasına mı yatırım yapılacak?
Dünyada petrol kıtlığından önce güven kıtlığı başladı. Şimdi herkes bunun bedelini ödüyor.