Türkiye’de her 10 yetişkinden altısı bu yaz herhangi bir tatile çıkmıyor. Dörtte biri ise hayatında hiç tatile çıkmadığını söylüyor. Bu tabloya bakınca şu soruyu sormak kaçınılmaz: Tatil, herkesin hakkı mı? Yoksa yalnızca belli bir hayat tarzına sahip olanların sürdürebildiği bir ayrıcalık mı?
KONDA’nın Haziran 2025 Barometresi, bu soruya yanıt verecek güçlü veriler sunuyor. Tatil planı yapanların oranı yalnızca yüzde 27. Bunun yüzde 15’i yurt içindeki bir tatil beldesine gitmeyi, yüzde 12’si ise günübirlik bir kaçamak yapmayı düşünüyor. Yurt dışına tatile gideceğini söyleyenler ise yalnızca yüzde 4 düzeyinde. Bu demek oluyor ki, tatil denildiğinde akla gelen imajların büyük bölümü toplumun yalnızca çeyreği için geçerli. Geriye kalan büyük çoğunluk için yaz ayları, ancak serinletilmiş bir balkon veya ‘memlekete’ yapılan yolculuk anlamına geliyor.
Üstelik bu tablo yeni değil. Uzun zamandır Türkiye’de tatil, temel bir ihtiyaçtan çok sınıfsal bir belirteç haline gelmiş durumda. Eğitim düzeyi yükseldikçe, sosyoekonomik seviye arttıkça, bireyler gelirlerine ek olarak tatil alışkanlığı da edinmeye başlıyor. Çünkü tatil hem ekonomik bir imkan hem de sosyal sermayenin bir göstergesi.
Bir kişinin “tatil yapabilir” hale gelmesi için yalnızca gelir sahibi olması yetmiyor. Tatili zihninde bir hak ve gereklilik olarak görmesi, tatil planlaması yapabilecek bilgiye, motivasyona ve çevreye sahip olması da gerekiyor. Eğitim düzeyi arttıkça bu tür pratikleri normalize etme kapasitesi de artıyor. Bu yüzden üniversite mezunlarının, büyükşehirlerde yaşayanların, sosyal medyada aktif bireylerin tatil yapma oranı daha yüksek. Sosyal sermaye, burada yalnızca bir dost çevresi ya da iletişim yeteneği değil; bireyin gündelik hayatını kurgulama kapasitesiyle yakından ilgili.
Bu durumun somut bir örneğini öğrencilerde görebiliyoruz. Gelir düzeyleri toplumun en düşük seviyelerinde yer almasına rağmen öğrenciler, tatil yapma oranı bakımından birçok grubu geride bırakıyor. KONDA verilerine göre öğrencilerin yaz tatiline çıkma oranı, örneğin düşük gelirli çalışanlardan ya da ev kadınlarından belirgin biçimde daha yüksek. Bu fark, tatilin yalnızca bir gelir meselesi olmadığını; öğrencilerin daha yüksek sosyal sermaye ve daha yaygın modern yaşam pratiklerine sahip olmalarının da belirleyici olduğunu gösteriyor.
Bu farkı, hayat tarzlarına göre daha da net görebiliyoruz
Araştırmalarda kendi hayat tarzını modern olarak tarif eden bireylerin yüzde 24’ü bu yaz yurt içindeki bir tatil beldesine gitmeyi planlıyor. Dindar muhafazakârlarda bu oran yalnızca yüzde 8, geleneksel muhafazakârlarda yüzde 12. Günübirlik tatil yapma niyeti de benzer şekilde hayat tarzı muhafazakârlaştıkça azalıyor. Yani mesele tatilin zihinlerde nasıl yer tuttuğuyla da çok ilgili.
Yine de bu tabloya dair olumlu bir gelişme var: Muhafazakâr bireylerin de tatil yapma oranları yıllar içinde artıyor. Artık dindar muhafazakârlar arasında da “yurt içinde bir beldede tatil yaparım” diyenlerin oranı yükselmiş durumda. Bu, seyahat davranışlarının yanında zihinsel sınırların da değiştiğine işaret ediyor. Tatil, artık yalnızca modern bireylerin dünyasında değil; muhafazakâr kesim de kendi değerlerine uygun tatil biçimlerini keşfetmeye başlamış durumda.
Benim fikrimi sorarsanız plajlarda vücudunu örterek denize girenleri daha fazla görüyor olmak kıymetli bir gösterge. Kimsenin dış görünüşünün hayatta yapmak istediğine engel olmadığı bir ortama doğru ilerliyoruz anlamına geliyor. Yoksa her zaman dediğimiz gibi örtünmeyi tercih edenlerin oranı artmıyor, azalıyor. Sadece hayatın içine daha fazla giriyorlar.
Türkiye’de her 10 yetişkinden altısı bu yaz herhangi bir tatile çıkmıyor, tatil yapma oranı sadece yüzde 27. Avrupa ülkelerinin yüzde 70 - 77 bandındaki yaz tatili oranlarıyla karşılaştırıldığında aradaki uçurum net şekilde görülüyor.
Peki Türkiye bu konuda Avrupa’ya kıyasla nerede duruyor?
MIS Group ve Eurostat verilerine göre Fransa’da yaz tatiline çıkanların oranı yüzde 75. Neredeyse her 10 Fransızdan yedisi ülke içinde, üçü ise yurt dışında tatil yapıyor. Almanya’da oran benzer: Yüzde 73 yaz tatiline çıkıyor, bunların yüzde 69’u yurt dışında! İtalya’da yaz tatiline çıkanların oranı yüzde 77, büyük bölümü (yüzde 83) ülke içinde kalmayı tercih ediyor.
Türkiye’deyse tablo çok daha kısıtlı. Toplamda yalnızca yüzde 19 tatil yapıyor; bunun yüzde 15’i ülke içinde, sadece yüzde 4’ü yurt dışında. Bu tablo kültürel bir farkı da ortaya koyuyor. Tatil yapamamak Türkiye’de yalnızca bir ekonomik sorun değil, aynı zamanda kültürel bir eşik. Tatil planı yapanların çoğu belli bir kültürel donanım, ilişki ağı ve modernlik profiline sahip.
Üstelik memlekete gitme davranışı, hayat tarzından bağımsız biçimde oldukça yaygın. Modern de olsanız, muhafazakâr da, yazın bir noktada “memlekete gitmek” çoğu kişi için en erişilebilir ve anlamlı tatil biçimi. Bu da Türkiye’nin tatil pratiğinin, bir sosyoekonomik etkinlikten çok, bir kültürel dayanışma ve köklerle bağ kurma eylemine dönüştüğünü gösteriyor.
Bu tabloda sosyal medya önemli bir kırılma noktası. Yaz akşamlarında Instagram, X (eski adıyla Twitter) ve TikTok’ta sürekli plaj fotoğrafları, butik otel videoları ve gün batımı hikayeleriyle karşılaşan bireyler, tatil yapamamanın maddi boyutunu psikolojik bir dışlanmışlık olarak da hissediyor. Bu yüzden tatil görünür olmanın, dahil olmanın ve onaylanmanın bir biçimi haline de geliyor. Ama tekrar hatırlamak gerek: Tatil bir lüks değil, bir ihtiyaç. Bu ihtiyacı karşılayamayanların sayısı arttıkça toplumun bedenleri de zihinleri de yorgunlaşıyor. Ve bu yorgunluk, sadece birkaç gün deniz kenarında uzanarak hafiflemez; daha yapısal çözümler gerekli.
Bu bulgulara dayanarak diyebiliriz ki sosyal sermaye yükseldikçe, eğitim arttıkça ve gelir adaleti sağlandıkça tatil yapma oranı da artıyor. Bu da gösteriyor ki tatil bir sonuç. Ve bu sonucun ardında fırsat eşitliği, toplumsal gelişmişlik ve kültürel dönüşüm var. Yani bir ülkenin ne kadar “tatil yapabildiği”, o ülkenin ne kadar eşitlikçi, refah sahibi ve özgür olduğunu gösteren önemli göstergelerden biri olarak değerlendirilebilir. En azından bizim elimizdeki bulgular bunu gösteriyor.
Belki bir gün, tatil yalnızca modernlerin, büyük şehirde yaşayanların ya da sosyal medyada aktif olanların değil; herkesin hakkı olur. O zaman deniz herkes için aynı serinlikte eser. Ve gölge, yalnızca bir avuç insanın değil, tüm toplumun molası olur.