Son çeyreğe girerken tüketicilerin yüzde 63’ü asgari ücretin 2024 yazında kesinlikle artması gerektiğine inanıyordu ancak bu artış gerçekleşmedi ve tüketiciler hızla tasarrufa yöneldi.
Tüketicilere mutfakta hissettikleri enflasyonu sorduğumuzda, TÜİK verilerinin çok üzerinde bir oranla -yüzde 115- karşılaştık ki bu oran, geçen yıl çok daha yüksekti. Bununla birlikte son çeyreğe giderken TÜİK verileriyle tüketicinin hissettiği enflasyon arasındaki farkın giderek kapandığını ve bu kapanmanın devam edeceğini öngörüyoruz. Bu iyi haber. Kurumlara olan güveni az olsa da tazeler… Rakamların diline bakmaya devam edelim:
Son çeyrekte ev ekonomisini idare etmekte zorlandığını belirtenlerin oranı yüzde 48’den yüzde 55’e yükseldi.
Kira sınırlamasının kalkması ile birlikte mevcut barınma koşullarının artan maliyetleri karşısında yaşam standartlarını değiştirmek zorunda kalacağını söyleyen kiracıların oranı yüzde 54’e ulaştı.
Daha uygun fiyatlı bir semte taşınmayı düşünebilirim diyenlerin oranı yüzde 28. Tabii ki böyle bir taşınma söz konusu olmayacaktır; yüzde 28’lik bir taşınma kavimler göçüne döner. Kiracı ile ev sahipleri bir şekilde anlaşmaya çalışacaklardır. Bu durumda emlak ve hukuk sektörü için büyük fırsatlar kapıda denebilir.
Görünen o ki, tüketicinin fiyat odaklılığı giderek artacak. Özellikle beyaz yaka çalışanların indirim marketlerine yönelme oranı yükseliyor. Alışverişlerinde daha önce hiç denemedikleri markalara şans vereceklerini söyleyen beyaz yakaların oranı yüzde 37’lere ulaştı bile.
İş kaybetme korkusu yaşayanların oranı sadece yüzde 20 seviyelerinde ve bu oran görece düşük. Tüketiciler işlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya olduklarını düşünmüyorlar. Sanayi üretimindeki düşüşe rağmen tüketicilerin beklentileri bu alanda olumlu. Bu da şimdilik iyi bir haber. Toplumun reformlara ihtiyaç duyduğunu düşünenlerin sayısı artmakla birlikte ne iktidardan ne de muhalefetten bu konuda ciddi bir adım atılacağına dair bir inanç yok. Bu tablo, tüketicinin ekonomik baskılar altında çözüm beklentisinde olduğunu ve reform beklentisinin güçlü bir şekilde hissedildiğini gösteriyor. “Bu sorunları düzeltmek için katkı sunar mısınız?” diye sorduğumuzda, “Evet” diyenlerin oranı sadece yüzde 37’de kalıyor
Toplumun yüzde 57’sinin “İstesem de elimden hiçbir şey gelmez” demesi ise değişim ve gelişim konusunda kendi gücüne inancını tümüyle kaybettiğini ortaya koyuyor. Gerisi ise zaten net, “istemiyorum” diyor
Yüzde 57’lik oran, bireylerin kendilerine olan güveninin ne denli zayıf olduğunu ve harekete geçme motivasyonunun ciddi anlamda eksildiğini gösteriyor. Bu durum sadece kurumlara olan güvensizlikle sınırlı kalmıyor; bireyler arasında da yaygın bir özgüven eksikliği dikkat çekiyor. Sonuçlar tehlikeli zira Türkiye’de bireylerin özgüveninin derin yaralar aldığını ve bu güvensizliğin, toplumsal kalkınma ve ilerleme açısından ileride önemli bir problem teşkil edebileceğini gösteriyor. Özgüven eksikliği bireylerin inisiyatif almasını, sorunlarla yüzleşmesini ve çözüm üretmesini zorlaştırırken toplumsal dayanışmayı ve birlikte hareket etme becerisini de zayıflatıyor.
Türkiye ihtimallerin bitmediği, daima yeni olanaklara açık bir ülke. Ekonomi yarın toparlanır… Ancak insanımızın özgüvenini toparlamazsak ekonomi düzelse dahi, yarın ne girişim, ne yapay zeka, ne gençlik, ne de gelecek konuşacak durumda olamayız. Çünkü özgüveni zayıflamış bireyler kişisel ve toplumsal gelişime katkı sağlayamaz.
Türkiye’nin, içinde bulunduğu iç çekişmeleri ve münakaşaları acilen sona erdirerek toplumsal huzuru ve birliği sağlaması büyük bir zorunluluk haline geldi. Bu sadece kısa vadeli bir siyasi ya da ekonomik sorun olarak değil, uzun vadeli bir toplumsal dayanıklılık ve gelişim meselesi olarak ele alınmalı. İnsanımızın özgüven duygusunu yeniden inşa etmenin, sadece bir gereklilik değil aynı zamanda geleceğe yönelik sürdürülebilir kalkınmanın da temel şartı olduğuna inanıyorum.