Küresel bir şirketin yönetici koltuğundasınız. Üretimden tedariğe, iş gücünden rekabete kadar yönetmeniz gereken birçok çetrefilli konu var. Ancak o da ne? Hiç beklemediğiniz biri bir anda yönetim kurulu odasına giriyor. Ve eğer ihracat yapmak istiyorsanız satışlardan kendisine komisyon vermeniz gerektiğini, yapacağınız yatırımlara bizzat yön vereceğini ya da daha önce söz vermiş olduğu teşvikler karşılığında şirketinizden pay talep ettiğini söylüyor. Normal şartlarda gülüp geçeceğiniz bu sözleri ciddiye almak ve hatta kabul etmek zorundasınız. Zira kapıdan giren herhangi biri değil, ABD yönetimi. Ve size şartlarını dayatmak konusunda oldukça ısrarlı.
Uluslararası politik ve ekonomik sistemin dönüşümü birkaç yıldır iş dünyasının gündemindeki en temel konulardan biri. Farklı kavramlarla ifade edilse de herkesin üzerinde uzlaştığı temel bir nokta var: Günümüzde devletlerin, özel sektörün işleyişine daha fazla müdahale ettiği ve serbest piyasa şartlarının giderek bulanıklaşmakta olduğu. Bu dönüşüme zemin sağlayan bir konjonktürden geçiyoruz. Oxford–GlobeScan tarafından yapılan bir araştırma, jeopolitik risklerin yüzde 76 ile diğer tüm risklerin önüne geçtiğini gösteriyor.
Ülkeler artık ekonomik güvenliği ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Dolayısıyla teknoloji rekabeti, kritik madenlere sahip olma, kendine yeterlilik gibi stratejik hedefler ön plana çıkıyor. Bu da ister istemez kamu otoritelerinin düzenleyici ve denetleyici gücünün iş dünyasında daha yoğun bir şekilde kullanılması sonucunu doğuruyor. İhracat ve yatırım kısıtlamalarının, önleyici regülasyonların, rekabet soruşturmalarının, yaptırımların ve endüstriyel politikaların şirket stratejilerinde belirleyici olduğu bir dönemden geçiyoruz.
Geçen ay yaşanan gelişmeler ise bu dönüşümde artık yeni bir aşamaya geçtiğimizi gösteriyor. ABD yönetiminin üç şirketle yapmakta olduğu anlaşmalar bugüne kadar alışık olduğumuz devlet - özel sektör ilişkilerinden oldukça farklı. Ve bundan sonra yaşanacaklar için de adeta gösterge niteliğinde.
Bunlardan birincisi, ABD Hazine Bakanlığı’nın Nvidia ve AMD’nin Çin’e yapacağı çip ihracatından elde edilen gelirlerin yüzde 15’ine talip olması. Daha birkaç ay önce, “Çin’in yapay zeka ve savunma kapasitesini güçlendirebilir” gerekçesiyle yasaklanan çiplerin ihracatı, ödenecek bu komisyon sayesinde (ve belli güvenlik koşullarının karşılanması şartıyla) serbest olacak. Anlaşmanın ABD’ye yıllık 2 - 3 milyar dolarlık ek gelir sağlaması bekleniyor. Ayrıca enerjiden savunmaya kadar diğer sektörlerde de “gelir paylaşımı karşılığı lisans” modelinin uygulanması için emsal oluşturabilir.
İkinci örnek için Apple CEO’su Tim Cook’un Beyaz Saray’da Başkan Donald Trump ile yaptığı ortak basın toplantısına gidelim. Önümüzdeki dört yıl içinde ABD’ye 600 milyar dolarlık yatırım yapacağını açıklayan Apple, bunun karşılığında ithalatına getirilen yüzde 100’lük gümrük vergisinden muaf tutulacak. Trump tarafından “Burada üreten vergiden muaf olur” sözleriyle açıklanan anlaşma şimdilik montaj olmasa da çipler, cam paneller, sensörler gibi yüksek katma değerli parçaların üretimini ABD’ye çekecek.
Üçüncü örnek ise ABD Ticaret Bakanlığı’nın Intel’e ortak olacağı haberi. İlk bakışta garip görünen bu haber gerçekten de alışılmadık şartlar içeriyor. Joe Biden döneminde çıkarılan ve ABD’li şirketlerin küresel çip üretimindeki rekabetçiliğini artırmayı hedefleyen “US Chips Act” çerçevesinde Intel’e sağlanan toplam 11 milyar dolarlık teşvik karşılığında Trump yönetimi Intel’in yüzde 10’luk hissesini talep ediyor. Her ne kadar yönetimde söz hakkı sağlamayacak olsa da ABD devletinin küresel bir şirkete ortak olması artık söz konusu teşviklerin karşılıksız olmayacağını gösteriyor.
Küresel ekonomi ve iş dünyasında yükselmekte olan devlet merkezli paradigma giderek güçleniyor. İncelediğimiz bu üç örnek ise artık bir yeni aşamaya geçtiğimizi gösteriyor: Sam Amca şirketlere ortak oluyor!