Arama

Nobel ödülü dünyayı nasıl değiştirir?

14 Ekim'de Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görülen ülkemizin yetiştirdiği en önemli bilim insanlarından Daron Acemoğlu ve çalışma arkadaşlarının fikirlerini bu kadar çığır açıcı yapan neydi?

01 Kasım 2024, 18:54
Nobel ödülü dünyayı nasıl değiştirir?
Shutterstock

Ülkemizin yetiştirdiği en önemli bilim insanlarından Daron Acemoğlu, 14 Ekim 2024 günü İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi tarafından Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görüldü. Yapılan açıklamada gerekçe olarak Acemoğlu’nun, Simon Johnson ve James A. Robinson ile beraber “uluslar arasında neden bu kadar büyük refah farkları olduğuna dair yeni içgörüler sağlaması” gösterildi.

Akademinin ekonomi ödülü komitesinin başkanı Jakob Svensson, “Ülkeler arasındaki gelir uçurumunu kapatmak günümüzün en büyük zorluklarından biri. Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James A. Robinson’un çığır açıcı araştırmaları sayesinde ülkelerin neden başarılı olup olamadıklarını daha iyi anlıyoruz” dedi. Peki neydi Acemoğlu ve çalışma arkadaşlarının fikirlerini bu kadar çığır açıcı yapan?

İnsanlık tarihinin en çetrefilli sorusu

Her yaratıcı fikir derin bir merak duygusuyla başlar. Acemoğlu’nun eserlerine baktığımızda da benzer bir durum görüyoruz. Çalışmalarında uzun yıllardır bilim insanlarının çözmeye çalıştığı bir sorunun peşinden gidiyor: Dünya üzerindeki ülkeler ve bölgeler arasındaki gelişmişlik farklarını nasıl açıklayabiliriz? Başka bir ifadeyle neden tarihsel süreç içerisinde bazı ülkeler gelişirken diğerleri geri kaldı? Bu farklılığa literatürde Büyük Ayrışma (Great Divergence) deniyor. Neden böyle dendiğini aşağıdaki grafiğe baktığımızda daha iyi anlıyoruz.

Yüz yıllar boyunca benzer ekonomik gelişmişlik düzeyinde kalan ülkeler arasında, sanayi devrimi ile beraber “büyük bir ayrışma” başlıyor. Büyük Britanya, Hollanda ve Japonya kişi başına düşen milli gelirde farkı açıyorlar. Dünya ekonomisinden ve sanayi üretiminden aldıkları pay artıyor.

Bu ayrışmaya hangi faktörün neden olduğuna dair bugüne kadar birçok teori ortaya atıldı. Bunlardan bazıları coğrafi unsurların, bazıları o toplumlardaki bireylerin zekasının, bazıları ise sadece şansın belirleyici olduğunu iddia ettiler. Acemoğlu’nun günümüzde liderliğini yaptığı kurumsal iktisat yaklaşımı ise, ülkeler arasındaki ekonomik gelişmişliğin o ülkelerdeki kurumların yapısıyla doğrudan ilgili olduğunu iddia ediyor. Buna göre coğrafya belirleyici olamaz, çünkü Amerika Birleşik Devletleri ve Meksika ya da Güney Kore ve Kuzey Kore arasındaki gelişmişlik farklarını açıklamakta yetersiz kalır. Bireylerin zekası, kültür ve şans gibi faktörler ise bilimsel olarak açıklayıcı değil. İşte Acemoğlu, kurumsal iktisat teorisine dayanarak Ulusların Düşüşü kitabında bir ülkede kurumların “kapsayıcı” veya “dışlayıcı” olmasının o ülkenin ekonomik başarısını belirlediğini iddia ediyor.

Kapsayıcı kurumlar, mülkiyet haklarının korunması, tarafsız bir hukuk sistemi ve geniş katılımlı ekonomik faaliyetlerin sağlanmasıyla tanımlanıyor. Örneğin insanlar hiçbir gücün haksız yere ellerindeki mülkiyete el koyamayacaklarını bildiklerinde risk almaya, yatırım yapmaya ve dolayısıyla inovasyona daha fazla yöneliyorlar. Örneğin modern buhar makinesinin İskoçya’da icat edilmesinde daha o yıllarda patent haklarının uygulanıyor olması etkili olmuştu. Buna karşılık dışlayıcı kurumlar genellikle iktidarı ele geçirmiş olan bir azınlığın, çoğunluğun ürettiği değeri sömürmesi üzerine kuruluyor. Dolayısıyla mülkiyet haklarını korumuyor. Mülkiyetinize el konursa bunun hesabını soracağınız bir hukuk sistemi sağlamıyor. Haliyle böyle ülkelerde bireyler risk almaya ve yatırım yapmaya hevesli olmuyorlar. Çünkü yaratacakları değerin, iktidarı elinde bulunduran azınlık tarafından ele geçirileceğini biliyorlar. Özetle ülkeler arasındaki ekonomik gelişmişlik farkları, o ülkelerdeki kurumsal yapılar ve düzenleyici kurallar arasındaki farklılıklardan ve bu farklılıkların insanların ekonomik faaliyetlerini belirlemesinden kaynaklanıyor.

Demek ki, gelişmiş bir ekonomi ve toplum istiyorsak bunu sağlayacak kurum ve kuralları tesis etmeliyiz. Güzel, ama nasıl?

Kapsayıcı kurumlar nasıl oluşur?

Ülkelere refah ve kalkınma sağlayan kurumların nasıl oluşturulabileceğini kesin olarak bilsek elimizdeki reçeteyi uygular ve günümüzde halen var olan az gelişmişlik sorununu çözerdik. Ancak böyle sihirli bir formül maalesef yok. Onun yerine birtakım tarihsel koşulların bir araya gelmesiyle oluşan kurumsal yapılar (yani kapsayıcı mı yoksa dışlayıcı mı olduğu) o ülkedeki ekonomik gelişimin patikasını belirliyor. Sonra da bu patikanın kendisi o kurumların nereye doğru evrileceğini. Bu durumu bir döngü şeklinde anlatmak mümkün. Örneğin Acemoğlu, Latin Amerika ve Afrika’daki birçok ülkenin “sömürgecilik sonrası” kurumsal yapılarının genellikle dışlayıcı ve baskıcı olduğunu savunur.

Bu da bu ülkelerde ekonomik durgunluğa ve toplumsal eşitsizliğe neden olmuştur. Ekonomik durgunluk ve toplumsal eşitsizlik ise o ülkelerde iktidarı ve kurumları ele geçiren elitlerin ellerindeki gücü kaybetmemek için daha dışlayıcı olmasına yol açar. Bu fasit daireden çıkmak ancak o ülkedeki politik gücün yeniden dağıtılmasını sağlayacak bir sosyal çatışma ya da ekonomik kriz neticesinde gerçekleşebilir. Yani kapsayıcı kurumlar genellikle mevcut iktidar yapısındaki büyük dönüşümlerden sonra ortaya çıkar.

Tarihsel olarak bakıldığında bu kurumların ortaya çıkması için güçlü devlet ve güçlü toplumun birbirini dengelemesi gerekir. Acemoğlu bu dengenin yarattığı fırsat aralığını “dar koridor” metaforuyla anlatıyor. 2019 yılında aynı adla çıkan kitapta, özgürlüğün “dar bir koridor” içinde var olabileceğini savunuyor. Özgürlük, devletin çok güçlü ya da çok zayıf olduğu durumlarda gelişemez. Devletin çok güçlü olduğu durumlarda toplum baskı altında kalır ve otoriter rejimler ortaya çıkar (Çin). Devletin zayıf olduğu durumlarda ise toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaz, kaos ve anarşi ortaya çıkar (Somali). Dolayısıyla devlet ve toplum arasındaki güç dengesi özgürlüğe, özgürlük de kapsayıcı kurumların ortaya çıkmasına yol açar. Her ikisinin de var olması ve birbirini dengelemesi için devletin hukukun üstünlüğünü sağlaması; eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerini etkili bir şekilde sunması ve gelir toplama ya da güvenliği sağlama gibi devlet kapasitesine sahip olması gerekirken; toplumun güçlü olmak için etkili bir sivil toplum örgütlenmesine sahip olması, vatandaşların politik süreçlere aktif bir şekilde katılımı ve özgür medya kurumlarının varlığı gereklidir.

Demek ki, tarihsel şartların devlet ve toplum arasında bir güç dengesi oluşturduğu durumlarda ortaya çıkan “dar koridor” kapsayıcı kurumların oluşmasına zemin hazırlar. Kapsayıcı kurumlar da uzun vadede ekonomik gelişmişliği ve sürdürülebilir refahı sağlar.

Nobel ödülü yeni bir dönemin başlangıcı mı?

Nobel ödülü alan fikirler bulundukları disiplinde bilimsel bir paradigma değişimine yol açar. Örneğin Robert Lucas, 1995 yılında “rasyonel beklentiler” teorisiyle makroekonomiyi köklü bir şekilde değiştirdi. Daniel Kahneman ise 2002 yılında insanların ekonomik kararlarını rasyonel olmayan psikolojik faktörlere dayandırdığını gösterdi. Bu teoriler sadece ödüllendirilmekle kalmadı, ekonomiden siyasete kadar birçok alanda verilen önemli kararların da temelini oluşturdu.

Bugün dünyamız birçok sorunla karşı karşıya. Yapay zekadan çevre krizine, toplumsal eşitsizliklerden askeri çatışmalara kadar karmaşık ve belirsiz şartlar altında yönümüzü bulmaya çalışıyoruz. Bunun için tek tek olaylara odaklanmak yeterli değil. Çok yönlü ve sistematik çerçeveye ihtiyacımız var. İşte Acemoğlu’nun kurumsalcı yaklaşımı bize bunu sağlıyor. Nobel ödülüne layık görülmüş olması ise, önümüzdeki dönemde politika yapıcıların ekonomik oyuncuların ve toplumsal aktörlerin kurumlar üzerine daha fazla kafa yoracağını gösteriyor.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok