Nisan ayında, Türkiye temsili A, B, C1, C2 sosyoekonomik gruplardan 800 kadın ve erkekle görüştük. Görüşmelerin amacı son gelişmelerin ekonomik etkilerini anlamaktı; ancak verilerin arasından yükselen başka bir gerçek tüm açıklığıyla önümüze çıktı: Güvenin kaybı, aidiyetin eksikliği ve derinleşen bir toplumsal çözülme ile karşı karşıyayız.
Bu tablo bize şunu açıkça gösteriyor: Türkiye artık yalnızca bir ekonomik kriz değil, çok daha köklü ve sarsıcı bir toplumsal kriz yaşıyor.
Bu ülkede insanlara kesinlikle güvenirim diyenlerin oranı sadece yüzde 16.
Toplumda kendimi kesinlikle güvende hissederim diyenlerin oranı yüzde 17.
Bu topluma kendimi ait hissediyorum diyenlerin oranı ise yüzde 24.
Bu oranlar sadece düşüklükleriyle değil, altlarında yatan duygusal iklimle de çarpıcı: Yalnızlık, kayıtsızlık ve bir arada yaşama inancının zayıflaması. Sorunun merkezinde artık göz ardı edilemeyecek bir neden var: Artan toplumsal tabakalaşma, kümeleşme ve kutuplaşma.
Gelir eşitsizliği, refaha erişimdeki adaletsizlik ya da yaşadığımız mahallenin kaderimizi belirlemesi bu topraklar için yeni meseleler değil. Fakat bugün artık başka bir sınırın eşiğindeyiz. İnsanlarımız sadece daha az gelire değil daha az temasa, daha az saygıya ve daha az geleceğe hızla koşuyor. Göz hizasında konuşamama hali ve sosyal kümelenme yalnızca ekonomik değil; duygusal, kültürel ve insani bir kopuşa dönüşüyor.
Bilim çok net söylüyor: Kümeleşme ve kutuplaşma derinleştikçe yalnızca maddi refah değil, toplumun ruh sağlığı da bozulur. Sosyal ilişkiler zayıflar, stres artar. Çocuklar daha kaygılı büyür. İnsanlar daha az güvenir, daha az umut eder. Daha az kutuplaşmış toplumlarda yaşam süresi daha uzun, suç oranı daha düşük, madde bağımlılığı daha seyrek, eğitim başarıları ise daha yüksek olur.
Özetle, toplumda makulün çoğunluk olması yalnızca adaletli bir sistemin değil aynı zamanda yaşanabilir bir toplumun da ön şartıdır.
Türkiye’de bu kaygılar sadece istatistiklerde değil kalplerde de büyüyor. Çocukların geleceğine dair duyulan endişe, 2023’e kıyasla 2025 Nisan ayında iki katına çıkmış durumda. Sağlık hakkına erişimle ilgili korkular aynı şekilde tırmanıyor. İnsanlar artık haklarına sahip çıkmak bir yana, olup biteni yalnızca seyrediyor. Bu sessizlik, toplumun yalnızca maddi değil psikolojik olarak da çözüldüğünü gösteriyor. Antidepresan kullanımındaki artış ise bu çözülmenin klinik karşılığı niteliğinde.
Unutmayalım: Sosyal sermaye, birbirimize duyduğumuz güven, ortak iyiyi sahiplenme hissi ve “biz” diyebilme kapasitesidir. Oysa bugün toplum, birbirine tahammül edemeyen kümelere bölünmüş durumda. Komşuluk çözülüyor, muhabbet azalıyor, ortak makul buluşma alanlarımız yok oluyor. Herkes kendi mahallesine sıkışıyor; mahalle baskısı artıyor, hayat tarzları birbirine değmesin diye adeta izole ediliyor.
Ve artık gözümüzü kaçırmamamız gereken şu gerçekle karşı karşıyayız:
Bu mesele bir zamanlar siyasetle başladı ancak bugün siyasetin sınırlarını çoktan aştı. Siyasetin kontrolünden de çıktı. Bu artık bir gelecek meselesi. Bu topraklarda ortak bir yaşam hayalinden vazgeçmeyen makul çoğunluğun, yeniden ayağa kalkması ve sözünü söylemesi gereken bir eşikteyiz. Aynı cümlede “biz” diyemeyen bir toplum, ne kadar ekonomik kalkınma yaşarsa yaşasın, içten içe çöker.
Açıkça diyebiliriz ki kriz artık sadece ceplerde değil kalplerde. Ve oraya giden yol, her geçen gün biraz daha parçalanan bir toplumdan geçiyor. Bugünün en büyük riski ne enflasyon, ne işsizlik, ne seçim sonuçları. Bugünün en büyük riski: birbirimizi kaybetmemizdir.
Siyasetle başladı ama siyaseti çoktan aştı. Siyaset artık toparlayabilir mi emin değilim. Artık yeni bir dil, yeni bir bakış ve çok daha cesur bir toplumsal vicdan inşa etmenin farklı yollarına bakmamız gerekecek. Çünkü aksi takdirde, bu ülke geri dönülmez bir kopuşun eşiğinden düşecek.
Ve o düşüş sessiz olacak –tıpkı birbirimize bakmadan yaşadığımız şu günler gibi.