“Bir ülkeyi sevmek, yalnız geçmişiyle gurur duymak değildir. Asıl vatanseverlik, geleceğinin nasıl daha güçlü, müreffeh, adil ve yaşanabilir hale getirileceği üzerine kafa yormaktır.”
Türkiye’de konuşmayı seviyoruz. Günlük siyaseti, ekonomiyi, enflasyonu, faizi, kuru, seçimleri, kimin ne söylediğini saatlerce tartışıyoruz. Fakat bütün bu gürültünün arasında çok daha temel bir soruyu ihmal ediyoruz:
Nasıl bir Türkiye istiyoruz?
Beş yıl sonra değil. Bir sonraki seçimden sonra da değil. 2050’de, hatta gelecek yüzyılda nasıl bir ülke olmak istiyoruz?
Emin Orhan’ın uzun süredir üzerinde çalıştığı “Büyük Türkiye Kalkınma Manifestosu” tam da bu büyük soruya cevap arıyor.
Emin Orhan’ı Türkiye ve dünya meseleleri üzerine en fazla kafa yoran iş insanı-yazarlardan biri olarak görüyorum. Çok takdir ediyorum. İş dünyasının içinden geliyor; dolayısıyla üretimin, yatırımın, istihdam yaratmanın, rekabetin ve risk almanın ne demek olduğunu teoriden değil, hayatın içinden biliyor. Ama kendisini şirket bilançosuna, fabrikaya ve günlük ticarete hapsetmiyor.
Türkiye’nin nereye gittiğini, dünyanın nasıl değiştiğini, teknolojinin insanlığı nereye taşıdığını, devletin nasıl daha iyi yönetilebileceğini, toprağın ve suyun nasıl korunacağını, eğitimin nasıl dönüştürülmesi gerektiğini, hatta dil, kültür ve medeniyet meselelerini sürekli düşünüyor, araştırıyor ve yazıyor.
Şimdi bütün bu zihinsel emeği 650 sayfayı aşan iddialı bir çalışmada bir araya getirmiş.
“Büyük” derken neyi kastediyoruz?
Başlıktaki “Büyük Türkiye” ifadesi ilk bakışta yanlış anlaşılmaya müsait.
Emin Orhan bunu özellikle açıklığa kavuşturuyor. Kastettiği daha geniş sınırlar, başka ülkeler üzerinde tahakküm ya da geçmiş imparatorlukların yeniden yaratılması değil.
Onun “büyüklük” ölçüsü başka: vatandaşının yaşam standardını yükselten, hukukunu güçlendiren, bilim ve teknoloji üreten, doğal ve beşerî sermayesini koruyan, dünyaya yalnız mal değil fikir, teknoloji ve değer ihraç eden bir Türkiye.
Bence manifestonun en değerli çıkış noktalarından biri bu.
Çünkü 21’inci yüzyılda devletlerin büyüklüğünü artık yalnız kilometrekare, nüfus veya asker sayısıyla ölçemeyiz.
Asıl güç; bilgi üretme kapasitesi, teknoloji, kurumların kalitesi, insan sermayesi, ekonomik dayanıklılık, diplomatik etki ve vatandaşların yaşam standardıdır.
Singapur’un toprağı küçük olabilir ama etkisi büyük. İsviçre’nin nüfusu sınırlıdır ama küresel ekonomik ağırlığı büyüktür. Güney Kore birkaç kuşakta teknoloji devi haline gelebildiyse bunun arkasında coğrafi genişleme değil, insan ve bilgi sermayesine yapılan yatırım vardır.
Türkiye’nin de büyüklük anlayışını bu yeni dünyanın gerçeklerine göre yeniden tarif etmesi gerekiyor.
Coğrafya kader değil, stratejik sermaye
Manifestoda hoşuma giden yaklaşımlardan biri de Türkiye’nin coğrafyasına bakışı.
Biz yıllardır “Türkiye zor bir coğrafyada yaşıyor” diyoruz.
Doğru.
Ama aynı coğrafya neden yalnız yük olsun?
Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Avrupa arasında bulunan Türkiye; enerji, lojistik, ticaret, veri, gıda ve yatırım koridorlarının doğal kavşağı olabilir.
Coğrafya kader olmaktan çıkarılıp stratejik sermayeye dönüştürülebilir.
Manifesto da toprağı, suyu, ormanları, denizleri, madenleri ve biyolojik çeşitliliği birbirinden bağımsız kaynaklar olarak değil, birlikte korunup yönetilmesi gereken “millî doğal sermaye” olarak ele alıyor.
Bu kavramın üzerinde özellikle durmak gerekiyor.
Bir ülkenin bilançosunda yalnız Merkez Bankası rezervleri, şirketler, fabrikalar ve gayrimenkuller yoktur.
Suyu da servetidir.
Toprağı da.
Ormanı, denizi, madenleri, güneşi, rüzgârı ve elbette yetişmiş insanı da.
Bugünkü büyümeyi finanse etmek uğruna bunları tüketiyorsak aslında zenginleşmiyor, gelecek kuşakların bilançosundan harcıyoruz.
Üretmek yetmez, ne ürettiğimiz önemli
Türkiye’nin üretim kapasitesini küçümsememek gerekiyor. Avrupa’nın önemli sanayi merkezlerinden biriyiz. Otomotivden beyaz eşyaya, tekstilden savunma sanayiine kadar ciddi bir altyapımız var.
Ama yeni dünyanın rekabeti hızla değişiyor.
Artık mesele yalnız daha fazla üretmek değil, daha yüksek katma değer üretmek.
Yapay zeka, yarı iletkenler, biyoteknoloji, robotik, ileri malzemeler, yeni nesil enerji teknolojileri, savunma, uzay, kuantum teknolojileri ve dijital platformlar önümüzdeki on yılların ekonomik ve jeopolitik gücünü belirleyecek.
Manifesto Türkiye’nin düşük teknoloji ve dışa bağımlılık üzerinden değil; bilgi, teknoloji ve yüksek katma değer üzerinden ilerlemesini savunuyor.
Ben buna bir cümle eklemek isterim:
Türkiye yalnız dünyanın fabrikalarından biri değil, laboratuvarlarından, tasarım merkezlerinden ve marka üreticilerinden biri olmak zorunda.
Başkalarının geliştirdiği teknolojiyi monte ederek orta gelir seviyesine ulaşabilirsiniz. Fakat dünyanın üst ligine çıkamazsınız.
İnsan, insan, insan
Bütün bu büyük hedeflerin merkezinde bana göre tek bir unsur var:
İnsan.
Petrolünüz bitebilir. Madeniniz tükenebilir. Fabrikanız eskiyebilir. Bugünün teknolojisi yarın değersizleşebilir.
Ama iyi yetişmiş, sorgulayan, yaratıcı, özgüvenli, dünyayı bilen ve yeni bilgi üretebilen insanlarınız varsa yeniden zenginlik yaratabilirsiniz.
Manifestonun eğitime ve bilimsel kapasiteye verdiği önem bu nedenle değerli. Eğitimi yalnız sosyal politika, üniversiteyi de diploma dağıtan bir kurum olarak değil, kalkınmanın stratejik altyapısı olarak görüyor.
Türkiye açısından benim en fazla kaygı duyduğum meselelerden biri de burada.
Gençlerin dünyaya açılmasından korkmamalıyız. Gitsinler. Harvard’da, Cambridge’de, Pekin’de, Singapur’da okusunlar. Silikon Vadisi’nde çalışsınlar. Afrika’yı, Asya’yı, Latin Amerika’yı tanısınlar.
Sorun gitmeleri değil.
Sorun, geri dönmek istememeleri; daha da kötüsü, Türkiye’de gelecek kurabileceklerine inanmamalarıdır.
Hukuk, ekonomi politikasının parçasıdır
Kalkınma tartışmalarında bazen ekonomi ile hukuk birbirinden tamamen ayrı meseleler gibi ele alınıyor.
Oysa yatırımcı yalnız faiz oranına, teşviklere veya kurumlar vergisine bakmaz.
Mülkiyet hakkına bakar.
Sözleşmenin uygulanıp uygulanmayacağına bakar.
Mahkemelerin bağımsızlığına, düzenleyici kurumların öngörülebilirliğine, bürokrasinin kalitesine ve bugün verilen sözün yarın geçerli olup olmayacağına bakar.
Manifestonun kurduğu zincir aslında çok açık: adalet zayıflarsa güven aşınır; güven aşınırsa yatırım azalır; yatırım azalırsa üretim ve sürdürülebilir refah zarar görür.
Bu nedenle hukuk devleti yalnız siyasi veya demokratik bir ideal değildir; aynı zamanda kalkınma politikasının temelidir.
Liyakat de öyle.
Bir ülkeyi kimin yönettiği kadar, devletin hangi yetkinlik, kurallar ve kurumlarla yönetildiği önemlidir.
Elli başlık, aslında tek mesele
Emin Orhan’ın çalışmasının en iddialı taraflarından biri kapsamı.
Ekonomi, sanayi, teknoloji ve yapay zekâdan enerji bağımsızlığına; kritik madenlerden tarım ve su güvenliğine; Mavi Vatan’dan iklim değişikliğine; eğitimden sağlığa; hukuk devletinden liyakate; savunma sanayiinden uzaya; Türk dünyasından küresel ticaret ve kalkınma diplomasisine kadar 50 temel stratejik alanı aynı çerçevede ele alıyor.
650 sayfalık bir manifestodaki her görüşe katılmak mümkün mü?
Elbette değil.
Benim de daha farklı düşündüğüm, tartışmaya açmak istediğim, daha fazla uluslararası mukayese veya ekonomik fizibilite görmek istediğim noktalar var.
Ama zaten böyle bir eserin değeri, okuyucuya tartışılmaz doğrular sunmasında değil.
Bizi tartışmaya zorlamasında.
Türkiye’nin yeni bir kutsal metne ihtiyacı yok. Yeni bir ortak akla ihtiyacı var.
Siyasetin ötesinde bir kalkınma mutabakatı
Burada belki manifestonun da ötesine geçen bir mesele var.
Türkiye’nin uzun vadeli geleceğini yalnız hükümetlere bırakamayız.
Hükümetler gelir gider. Seçim dönemleri dört-beş yıldır. Oysa eğitim reformunun sonuçlarını görmek 15–20 yıl, enerji dönüşümünü gerçekleştirmek onlarca yıl, bilimsel ekosistem yaratmak birkaç kuşak gerektirebilir.
Dolayısıyla bazı meseleleri günlük siyasetin üzerine çıkarmamız gerekiyor.
Nasıl bir eğitim sistemi istiyoruz?
Enerji güvenliğimizi nasıl sağlayacağız?
Suyu nasıl yöneteceğiz?
Yapay zeka çağında Türkiye nerede olacak?
Sanayimizi nasıl karbonsuzlaştıracağız?
Nitelikli insanlarımızı nasıl tutacağız ve dünyanın en iyi beyinlerini nasıl Türkiye’ye çekeceğiz?
Bu sorular iktidarın veya muhalefetin değil, Türkiye’nin sorularıdır.
Manifestonun da vurguladığı gibi böylesine kapsamlı bir gelecek tek bir kişi, kurum veya siyasi yapı tarafından kurulamaz; ortak akıl, ortak emek ve ortak ideal gerektirir.
Emin Orhan’ın asıl katkısı
Emin Orhan’ın çalışmasını okurken benim için asıl değer 650 sayfada veya ortaya konulan 50 stratejik başlıkta değil.
Daha basit bir yerde.
Bir iş insanının kazandığını yalnız yeni yatırımlara değil, düşünmeye de yatırmasında.
Türkiye’nin iş insanlarından yalnız fabrika kurmalarını, ihracat yapmalarını, vergi ödemelerini ve istihdam yaratmalarını beklememeliyiz.
Ülkenin meselelerine kafa yormalarını, dünyayı okumalarını, fikir üretmelerini, üniversitelerle çalışıp gençleri desteklemelerini ve gerektiğinde alışılmış düşüncelere meydan okumalarını da istemeliyiz.
Emin Orhan bunu yapmaya çalışan insanlardan biri.
Elbette onun manifestosu Türkiye’nin bütün sorunlarının nihai cevabı değil.
Öyle olduğunu kendisi de iddia etmiyor.
Ama önemli bir başlangıç noktası sunuyor:
Günü kurtarmak yerine geleceği tasarlamak.
Manifestonun güçlü cümlelerinden biri bunu güzel özetliyor:
“Milletlerin kaderini coğrafya değil; bilgi, irade ve kurumlar belirler.”
Ben de sonuna şunu eklemek isterim:
Türkiye’nin daha fazla konuşana değil, daha fazla düşünen, üreten ve düşündüğünü hayata geçiren insana ihtiyacı var.
Ve “Büyük Türkiye”yi gerçekten büyük yapacak olan şey, ne kadar toprağa hükmettiğimiz ya da dünyaya ne kadar yüksek sesle konuştuğumuz olmayacak.
İnsanımıza ne kadar değer verdiğimiz, ne kadar bilgi ve teknoloji ürettiğimiz, kurumlarımızı ne kadar sağlam kurduğumuz ve dünyaya ne kadar değer kattığımız olacak.
Emin Orhan’ın manifestosu en azından bizi yeniden bu büyük soruların etrafında düşünmeye çağırıyor.
Bazen bir kitabın yapabileceği en önemli şey de budur.