“Bilmek başka, anlatmak başka, yapmak bambaşka bir meziyettir. Dünyada fikir kıtlığı yok. Asıl kıt olan, fikri sonuca dönüştürebilen insan.”
Hayatım boyunca çok iyi konuşan, çok iyi yazan, çok iyi analiz yapan insanlar tanıdım. Profesörler, hukukçular, diplomatlar, bürokratlar, gazeteciler, danışmanlar, siyasetçiler…
Bazıları gerçekten parlak zekâlardı. Bir meseleyi bütün boyutlarıyla analiz eder, riskleri önceden görür, önünüze beş ayrı senaryo koyar, her birinin neden olabileceği sonuçları uzun uzun anlatırlardı.
Ama yıllar içinde, özellikle iş dünyasına daha fazla girdikçe, çok temel bir gerçeği gördüm:
Bilmek ile yapmak arasında büyük bir mesafe var.
Hatta bazen insan ne kadar çok biliyorsa karar vermesi o kadar zorlaşıyor. Her seçeneğin sakıncasını görüyor, her ihtimali hesaplıyor, her cümlenin arkasına üç dipnot koyuyor.
Sonunda ortaya mükemmel bir analiz çıkıyor.
Ama iş çıkmıyor.
İcra başka bir zekâdır
Akademisyen dünyayı anlamaya çalışır. Hukukçu sınırları gösterir. Bürokrat prosedürü ve kamu yararını gözetir. Diplomat dengeleri hesaplar. Gazeteci sorgular. Danışman seçenekleri sıralar.
Bunların hepsi gerekli.
Ama icra başka bir kas grubudur.
İcra, bütün bilgiler masaya geldikten sonra hâlâ eksik kalan yüzde 20 ile karar verebilmektir.
Doğru insanı seçmek, kaynak yaratmak, dirençle karşılaşınca başka yol bulmak, birbirini sevmeyen insanları aynı hedef etrafında tutmak, gerektiğinde telefon açmak, kapı çalmak, ikna etmek, risk almak ve sonunda ölçülebilir bir sonuç üretmektir.
Ben buna pratik zekâ diyorum.
Kitaptan öğrenilmesi zor, hayatın içinde gelişen bir zeka.
Belki biraz kışkırtıcı gelecek ama Anadolu’nun küçük bir kasabasından çıkmış bir tüccarın, dünyanın en iyi üniversitelerinden diplomalı bir yöneticiden çok daha güçlü icra kabiliyetine sahip olduğunu defalarca gördüm.
Bu, eğitimin değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, iyi eğitim paha biçilmezdir. Ama diploma ile sonuç üretme yeteneği aynı şey değildir.
Esnafın üniversitesi biraz da sokaktır.
Sabah dükkânı açar, akşam kasa gerçeği söyler. Müşteri gelmediyse uzun bir konferansla durumu düzeltemezsiniz. Mal satılmadıysa teorisini yazmanız faturayı ödemez. Çek ödenecek, maaş verilecek, müşteri tutulacak, rakipten önce davranılacaktır.
Gerçek hayatın dipnotu yoktur. Sonucu vardır.
“Peki ne yaptınız?”
Benim de akademik bir geçmişim var. Doktora yaptım, üniversitelerde ders verdim, uluslararası kuruluşlarda, diplomaside ve iş dünyasında çalıştım. Yıllardır yazıyor ve konuşuyorum.
Ama iş dünyasına geçtiğimde akademik unvanlarımı ismimin önünde özellikle kullanmamayı tercih ettim.
Çünkü bir süre sonra insanlar size çok basit bir soru soruyor:
“Peki ne yaptınız?”
Hangi yatırımı gerçekleştirdiniz?
Hangi anlaşmayı sonuçlandırdınız?
Hangi krizi çözdünüz?
Kaç kişiye iş imkânı yarattınız?
Hangi kapıyı açtınız?
Hangi fikri kâğıttan çıkarıp hayata geçirdiniz?
Bence insanın gerçek kartviziti biraz da bunlardır.
Türkiye’nin siyasette de ihtiyacı bu
Aynı durum siyaset için de geçerli.
Türkiye’de sorunları fevkalade anlatan siyasetçilerimiz var. Ekonominin, eğitimin, adalet sisteminin, dış politikanın veya enerji politikasının neden yanlış gittiğini saatlerce anlatabiliyorlar.
Teşhislerin birçoğu da doğru olabilir.
Ama benim merak ettiğim başka:
Yarın sabah ülkenin anahtarını size versek ne yapacaksınız?
Saat 08.00’de ilk üç kararınız ne olacak?
Kaynağı nereden bulacaksınız?
Kimlerle çalışacaksınız?
Bürokrasiyi nasıl harekete geçireceksiniz?
Yatırımcıya nasıl güven vereceksiniz?
İlk yüz günde vatandaşın hayatında ne değişecek?
Muhalefette teşhis önemlidir.
İktidarda ise teşhis yetmez; tedavi gerekir.
Ben de hayatım boyunca karşıma çıkan kamu görevlerine, uluslararası sorumluluklara veya siyasi nitelikteki tekliflere bu gözle baktım.
Yalnız eleştirmek hiçbir zaman bana yeterli gelmedi.
Bir enerji politikası yanlışsa alternatifini ortaya koymakla yetinmeyip mümkünse hayata geçirmek; yatırım gelmiyorsa neden gelmediğini anlatmanın ötesine geçip yatırımcıyı masaya getirmek; uluslararası bir sorun çözülemiyorsa mümkünse tarafları çözüm masasında buluşturmak gerekir.
Çünkü günün sonunda benim için önemli soru hep aynı:
Bugün neyi değiştirdik?
İş bitiricilik keyfilik değildir
Fakat burada çok önemli bir çizgi çekmek gerekiyor.
İcrayı övmek; hukuku, kurumları, uzmanlığı, liyakati veya denetimi küçümsemek anlamına gelmez.
Tam tersine.
“Ben iş bitiririm” diyerek kuralları kenara iterseniz bunun adı liderlik değil, keyfilik olur.
Benim inandığım formül başka:
Vizyon yukarıda, uzmanlık masada, sağlam kurumlar her yerde.
Liderin her yönetmeliği bilmesine gerek yok.
Hukukçu hukuki riski söylesin. Mühendis teknik gerçeği ortaya koysun. Ekonomist maliyeti hesaplasın. Diplomat dış dengeleri anlatsın. Bürokrat devlet hafızasını ve mevzuatı masaya getirsin. İş insanı piyasanın gerçeklerini anlatsın.
Hepsini dinleyin.
Ama sonunda birisinin bageti eline alması gerekir.
Çünkü yüz mükemmel müzisyen, önlerinde dünyanın en iyi notaları olsa bile, kendiliğinden senfoni yaratmaz.
İyi liderlik biraz da budur:
Bilgiyi harekete, insanları takıma, kaynakları yatırıma, vizyonu sonuca dönüştürmek.
Türkiye için üç stratejik tavsiye
Bir: Devleti ve şirketleri faaliyetle değil, sonuçla ölçelim.
Kaç toplantı yapıldığı, kaç komisyon kurulduğu, kaç rapor yazıldığı, kaç strateji belgesi yayımlandığı tek başına başarı göstergesi değildir.
Sorulması gereken daha basit:
Yatırım arttı mı? İhracat yükseldi mi? Verimlilik gelişti mi? Yeni işler yaratıldı mı? İşlem süreleri kısaldı mı? Vatandaşın hayatında ölçülebilir bir iyileşme oldu mu?
Kamu yönetiminde de özel sektörde de performansın merkezine çıktıyı değil, sonucu koymalıyız.
İki: Karar masalarını melezleştirelim.
Akademisyen, hukukçu ve bürokrat elbette masada olsun. Ama yanlarına girişimciyi, sanayiciyi, esnafı, teknoloji insanını, gençleri ve sahada gerçekten iş yapan yöneticileri de oturtalım.
Çünkü Türkiye’nin yalnız düşünen beyinlere veya yalnız koşan ayaklara ihtiyacı yok.
Düşünürken yapabilen, yaparken düşünebilen kadrolara ihtiyacı var.
Üç: Yeni bir icra kültürü yaratalım.
Dünyada yalnız know-how yetmiyor.
İşi bilmek kadar doğru insanı tanımak — know-who —, doğru zamanı sezmek — know-when — ve hangi kapının nasıl açılacağını bilmek de önem taşıyor.
Ama bunların üzerinde bir meziyet daha var:
Get it done.
Başladığın işi bitirmek.
Söz verdiğin sonucu üretmek.
Sorun çıktığında mazeret hazırlamak yerine çözüm bulmak.
Fikir bol, sonuç kıt
Türkiye’nin fikir sıkıntısı yok.
Raporu da bol.
Stratejisi de.
Konuşanı da.
Hatta zaman zaman hepimiz konuşmayı, yapmanın yerine koyuyoruz.
Asıl eksik olan, düşünce ile sonuç arasındaki mesafeyi kapatabilecek insanlar, kurumlar ve bir yönetim kültürü.
Bize daha az düşünmek değil, düşündüğümüzü daha iyi yapmak gerekiyor.
Daha az akademisyen değil, bilgisini hayata bağlayan akademisyen.
Daha az bürokrat değil, çözüm üreten bürokrat.
Daha az siyasetçi değil, sonuç veren siyasetçi.
Daha az iş insanı değil, uzun vadeli değer yaratan girişimci.
Ve elbette daha az konuşmak zorunda da değiliz.
Ama konuşmanın sonunda bir şey değişmeli.
Çünkü hayat da siyaset de iş dünyası da eninde sonunda aynı soruyu soruyor:
Ne söylediniz değil; ne yaptınız?