Cannes Film Festivali’nde bu yıl beni en çok etkileyen şey filmlerden çok Avrupa’nın kendisini nasıl anlatmaya çalıştığı oldu. Festival boyunca sanki ortak bir ruh hali vardı: Avrupa artık yalnızca Hollywood’un uzantısı gibi görünmek istemiyor. Kendi krizlerini, kendi politik korkularını, kendi kimlik tartışmalarını ve kendi estetik dilini daha bağımsız biçimde kurmaya çalışıyor. Açıkçası ben bu çizgiyi son aylarda farklı yerlerde de hissettim.
Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nun LUX Ödülleri’nde de aynı atmosfer vardı; Avrupa’nın kendi hikayesini Amerikalı anlatıların gölgesinden çıkarmaya çalışma arzusu hissediliyordu. Berlinale sırasında European Film Awards çevresindeki tartışmalar da aynı yere çıkıyordu. Avrupa sineması artık yalnızca Oscar yarışına oyuncu gönderen bir yan lig gibi davranmak istemiyor; kendi politik ağırlığını ve kültürel özgüvenini yeniden kurmaya çalışıyor. Cannes’da gördüğüm şey de bu çizginin devamıydı.

Jüri başkanı Juliette Binoche’un açılıştaki siyasi tonu, Javier Bardem’in Trump, Putin ve Netanyahu’yu “toksik erkeklik” üzerinden hedef alan açıklamaları ve yarışma seçkisindeki filmler festivalin genel ruhunu belirledi. Bu yıl Hollywood tipi büyük kahraman anlatılarından çok, Avrupa’nın iç huzursuzluklarını anlatan filmler öne çıktı.
Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in savaş gölgesindeki oligark dünyasını anlattığı filmi, Pedro Almodóvar’ın yaratıcı kriz yaşayan erkek yönetmen hikayesi ya da Nazi işgali altındaki Fransa’ya dönen Thomas Mann anlatıları, Avrupa’nın kendi geçmişine ve bugünkü kırılmalarına bakma biçimini gösteriyordu. Bir yandan Ukrayna savaşı, yeni muhafazakârlık ve Avrupa’daki kutuplaşma konuşulurken diğer yandan kırmızı halıda hâlâ eski Hollywood ihtişamı satılmaya devam ediyordu.
Ama Cannes’ın asıl hikayesi yalnızca sinema değil. Festival aynı zamanda Riviera’daki güç ve para haritasını da gösteriyor. Birkaç gün geçirdikten sonra insan şunu fark ediyor: Cannes bugün iki ayrı dünyaya bölünmüş gibi çalışıyor. Croisette hattında hâlâ eski Avrupa ve klasik Riviera parası hissediliyor. Martinez, Carlton, Majestic ve Hotel du Cap-Eden-Roc çevresi daha kontrollü, daha aristokrat, daha “old money” bir enerji taşıyor. La Palme d’Or gibi restoranlarda insanlar hâlâ sessiz lüks estetiğini korumaya çalışıyor. Saatler daha pahalı ama daha az gösterişli; takım elbiseler daha sade; görünürlük arzusu daha kontrollü.

Buna karşılık Palm Beach tarafı artık bambaşka bir yere dönüşmüş durumda. Lucia, Nammos, Bagatelle ve elektronik müzik geceleriyle öne çıkan beach club’lar, Dubai’den Miami’ye uzanan yeni küresel elit estetiğini taşıyor. Burada “new money” hissi çok daha görünür. Daha yüksek müzik, daha büyük masalar, daha agresif bir görünürlük arzusu, daha fazla şampanya servisi… Gündüz savaş filmleri izleyen insanların gece Black Coffee ya da &ME dinleyerek beach club’lara dağılması Cannes’ın bugünkü ruhunu çok iyi anlatıyor. Festival artık biraz sinema, biraz networking, biraz da sosyal medya görünürlüğü ekonomisi gibi çalışıyor.
Cannes’daki restoranlar da bu sosyolojinin parçası haline gelmiş durumda. Carlton Beach Club daha klasik Riviera zarafetini taşırken Palm Beach çevresindeki mekanlar neredeyse mini Ibiza atmosferi yaratıyor. La Môme hâlâ kırmızı tenteleriyle eski Cannes hafızasını yaşatan birkaç yerden biri gibi duruyor. İnsanlar artık yalnızca “Hangi filmi izledin?” diye sormuyor; “Hangi masadaydın?” sorusu da en az onun kadar önemli hale geliyor.

Bu Riviera düzeninin merkezlerinden biri ise hiç şüphesiz Monaco Yacht Club. Cannes kapanırken birkaç gün sonra başlayacak Monaco Grand Prix’nin ayak sesleri Riviera boyunca hissedilmeye başlıyor ve bu ritmin en önemli duraklarından biri Yacht Club de Monaco oluyor. Kulübün başkanlığını bizzat Prens Albert II yürütüyor. Norman Foster’ın tasarladığı bina, limana yanaşmış dev bir transatlantik gibi duruyor; zaten mimarideki temel fikir de Monaco’nun deniz kültürünü yalnızca üyelerine değil, aynı zamanda kamusal alana da açmak.
Kulüp bugün sadece bir marina değil Riviera elit ağlarının en önemli buluşma merkezlerinden biri gibi çalışıyor. Her yıl düzenlenen Monaco Energy Boat Challenge ve Monaco Classic Week etkinlikleri, kulübün yalnızca lüks yat kültürünü değil, denizcilik mirasını ve geleceğin sürdürülebilir deniz teknolojilerini de sahiplenmeye çalıştığını gösteriyor. Yaklaşık 2500 üyeye sahip kulüpte üyelik oldukça zor; uzun bekleme listeleri, mevcut üyelerden referans bulma zorunluluğu ve kapalı sosyal ağ sistemi Monaco’nun eski Avrupa kulüp kültürünü hâlâ koruduğunu hissettiriyor.

Festival boyunca benim en çok hissettiğim şey şu oldu: Avrupa bugün kültürel olarak da Amerika’dan biraz uzaklaşmaya çalışıyor. Daha politik, daha melankolik, daha içe dönük ve kendi travmalarıyla daha fazla uğraşan bir ton oluşuyor. Hollywood’un büyük eğlence makinesi hâlâ güçlü ama Cannes’daki hava artık tamamen ona teslim olmuş gibi değil. LUX Ödülleri’nde Brüksel’de, European Film Awards çevresinde Berlin’de ve şimdi Cannes’da gördüğüm çizgi aynı yere çıkıyor: Avrupa kendi kültürel egemenlik alanını yeniden kurmaya çalışıyor. Riviera’daki o eski elegansın altında da aslında biraz bu arayış yatıyor. Çünkü bugün Cannes’da yalnızca filmler değil; Avrupa’nın kendisi de yeniden yazılmaya çalışılıyor.