Türkiye’nin finans sistemi yalnızca bankaların, fonların ve ödeme kuruluşlarının bilançosundan ibaret değil. Ülkenin tasarruflarını üretime, teknolojiye ve refaha taşıması gereken bir güven mekanizmasıdır. Bu mekanizma işlemezse sermaye üretime değil; spekülasyona, ayrıcalığa ve ranta yönelir.
Finansın özü: Emanete sahip çıkmak
Finansın özünde karmaşık algoritmalar, gösterişli işlem salonları ya da her gün yeni bir adla piyasaya sürülen ürünler yoktur.
Hukuki tanımı ve kullanılan araçlar ne olursa olsun, finansın toplumsal özü yedieminliktir.
Bir insan, yıllarca çalışarak kazandığı parasını koruması için bir kuruma teslim eder. O kurum da bu parayı kasasında hareketsiz tutmak yerine ekonomiye kazandırır; üreticiye, ihracatçıya, girişimciye, konut alana ve yatırım yapana kullandırır. Parasını emanet edenin hakkını korur, kredi verdiğinden geri alır, riskleri yönetir ve aradaki güven köprüsünü ayakta tutar.
Finans sisteminin toplumsal meşruiyeti buradan gelir: Başkasının parasını kendi parası kadar dikkatle yönetmek.
Bu nedenle Türkiye’nin gelecek tasarımında yeniden ele alınması gereken en önemli alanlardan biri finans sektörüdür. Finans sistemi sağlam değilse ekonominin geri kalanı da sağlam temeller üzerinde yükselemez.
Tasarruflar güvenle toplanmıyor, uzun vadeli ve üretken yatırımlara yönelmiyor; sanayiciye, ihracatçıya ve teknoloji girişimcisine öngörülebilir maliyetle finansman sağlanmıyorsa finans sektörü büyümenin motoru olmaktan çıkar. Kendi içinde para, rant ve servet transferi üreten kapalı bir düzene dönüşür.
Son yaşanan finansal sarsıntıya da geçmiştekilere de bu gözle bakmalıyız. Ancak o zaman Türkiye’nin neden güçlü bir üretim ve teknoloji ekonomisi kurmakta zorlandığını daha iyi anlayabiliriz.
Soruların sahibi yalnızca Cumhur Doğan değil
Dostum Cumhur Doğan’ın gündeme getirdiği sorular meselenin özüne dokunuyor:
Sadece sorumluları mı arıyoruz, yoksa sürekli yeni sorumlular üreten sorunu mu anlamaya çalışıyoruz?
En başından başlayalım: Bu ülkede kaç banka battı ve neden battı?
“Batan banka” her olay için hukuken doğru tanım olmayabilir. Ancak TMSF kayıtlarına göre 1994–2003 döneminde yönetim ve denetimi Fona devredilerek çözümleme sürecine alınmış 25 banka bulunuyor. Bazılarında sermaye ve likidite yetersizliği, bazılarında ise banka kaynaklarının hâkim ortaklar lehine, banka ve mudiler aleyhine kullanılması söz konusuydu.
Bankalar sistemden çıktı ama faturanın önemli bölümü toplumun üzerinde kaldı. Özel kazanç belirli ellerde birikirken zarar vergiler, enflasyon, kamu borcu ve kaybedilen büyüme üzerinden geniş kitlelere yayıldı.
Finansal krizlerin değişmeyen formülü çoğu zaman budur: Kazancın özelleştirilmesi, zararın toplumsallaştırılması.
Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir sorun değil.
ABD’de 2008 krizinden önce krediyi veren, menkul kıymete dönüştüren, notlandıran ve yatırımcıya satan kurumlar arasındaki sorumluluk zinciri parçalanmıştı. Herkes işlemin bir bölümünden kazanç sağlıyor, fakat bütün riskin hesabını kimse tutmuyordu.
Almanya’da Wirecard teknoloji ve finansın yeni yıldızı olarak sunuldu; ülkenin en itibarlı borsa endekslerinden birine girdi. Şirket çöktüğünde yalnızca yöneticilerin yaptıkları değil, düzenleyici kurumlar ile finansal raporlama denetimi arasındaki boşluklar da tartışıldı.
ABD’de Silicon Valley Bank’ın 2023’teki çöküşünde ise faiz riskinin kötü yönetilmesi, sigortasız mevduat yoğunlaşması, hızla büyüyen bilanço ve zamanında etkili müdahale üretilememesi birlikte rol oynadı.
Demek ki mesele “Bizde insanlar kötü, dışarıda kurumlar kusursuz” denilecek kadar basit değil. Finansal hırs, denetim körlüğü ve sürü davranışı evrenseldir. Ülkeler arasındaki asıl fark, hatanın yapılıp yapılmaması değil; ne kadar erken görüldüğü, ne kadar şeffaf biçimde ortaya çıkarıldığı ve zararın kimlere ödetildiğidir.
İsimler değişiyor, emanet değişmiyor
Eskiden bankerleri, hayalî ihracatı, kooperatif facialarını, tefeci piyasasını ve çek-senet mafyasını konuşuyorduk. Şimdi kripto varlıkları, forex işlemlerini, ödeme kuruluşlarını, dijital cüzdanları, portföy yönetim şirketlerini, yatırım fonlarını ve tasarruf finansman şirketlerini konuşuyoruz.
Kırk yıl yeni ürünler, yeni oyuncular ve yeni yöntemler geliştirdi. Fakat başkasının parasını kolay yoldan ele geçirme arzusu değişmedi.
Bankacılık sistemi dışında ödeme kuruluşlarının ve yeni finansal aracıların ortaya çıkması kendi başına yanlış değildir. Bunlar rekabeti artırabilir, işlemleri hızlandırabilir, maliyetleri düşürebilir ve bankacılık sisteminin ulaşamadığı kesimlere hizmet götürebilir.
Ancak teknolojinin değişmesi yedieminlik ilkesini değiştirmez.
Bir kuruluş halkın parasını saklıyor, transfer ediyor, yatırıma yönlendiriyor veya getiri vadediyorsa yaptığı işin adına değil, doğurduğu riske bakılmalıdır. Banka benzeri risk üreten yapı, banka benzeri ciddiyetle denetlenmelidir.
Türkiye’de de izin vermekle iş bitmez.
Kimlere banka, ödeme kuruluşu, portföy yönetim şirketi veya tasarruf finansman şirketi kurma izni verildiği; sermayenin gerçek kaynağı, ortakların geçmişi, ilişkili tarafları ve mali gücü dikkatle incelenmelidir.
Aynı ekonomik çevrenin bir ödeme kuruluşunu, portföy şirketini, tasarruf finansman şirketini ve başka finansal yapıları doğrudan veya dolaylı biçimde kontrol ettiği bir düzende, her şirketi ayrı bir kutu olarak incelemek yetmez. Para bir kutudan diğerine geçebiliyorsa denetim de bütün yapıyı görebilmelidir.
Bir kurumun lisanslı olması, ürününün risksiz olduğu anlamına gelmez. Fakat vatandaş devletin izin verdiği ve denetlediği bir yapıya doğal olarak güven duyar. Kamu otoritesi hiçbir zaman kazanç garantisi vermez; buna karşılık kapısına tabela asılmasına izin verdiği kurumun gerçek sahibini, mali yapısını ve faaliyetlerini bildiğine dair haklı bir beklenti yaratır.
İzin, yalnızca bir kâğıt parçası değildir. Kamunun itibarının belirli şartlarla özel bir kuruma kullandırılmasıdır.
Finansal dünya gerçek ekonomiden ne kadar büyük?
“Dünya finans sisteminde ne kadar para var?” sorusunun tek bir cevabı yok. Çünkü dolaşımdaki para, banka mevduatı, hisse senedi, tahvil, kredi, emeklilik fonu, finansal varlık ve türev sözleşme aynı şey değildir.
Yine de büyüklükler, finans ile gerçek ekonomi arasındaki açılmayı göstermeye yetiyor.
Uluslararası Para Fonu’na göre dünyada bir yıl içinde üretilen toplam mal ve hizmetlerin, yani küresel ekonominin nominal büyüklüğü 2025’te yaklaşık 118 trilyon dolardı. 2026’da bunun 126 trilyon dolar civarına ulaşması bekleniyor.
Buna karşılık Finansal İstikrar Kurulu’nun dünya ekonomisinin yüzde 90’ından fazlasını temsil eden 29 büyük finansal merkezi kapsayan çalışmasına göre, bu sistemlerdeki toplam finansal varlıklar 2024 sonunda yaklaşık 504 trilyon dolara ulaştı. Bunun 256,8 trilyon doları yatırım fonları, emeklilik fonları, sigorta şirketleri, hedge fonlar ve özel kredi kuruluşları gibi banka dışı finansal yapılarda; 191 trilyon doları ise bankalarda bulunuyordu.
Başka bir ifadeyle, ölçülen finansal varlıkların toplamı, dünyanın bir yılda gerçekleştirdiği üretimin dört katından daha büyük.
Küresel kamu ve özel sektör borçlarının toplamı da IMF’nin kapsamına göre 2024’te 251 trilyon dolara, dünya millî gelirinin yüzde 235’inden fazlasına ulaştı.
Türev piyasalarında ise çok daha çarpıcı bir sayı karşımıza çıkıyor. Uluslararası Ödemeler Bankası verilerine göre tezgâh üstü türev sözleşmelerin itibari değeri 2025 ortasında 846 trilyon dolardı.
Fakat burada dikkatli olmak gerekiyor. Bu 846 trilyon dolar kasada duran veya gerçek anlamda el değiştirmeyi bekleyen bir para değildir. Aynı ekonomik pozisyonlar üzerinde kurulan, birbirini kısmen dengeleyen sözleşmelerin nominal toplamıdır. Bu sözleşmelerin o tarihteki brüt piyasa değeri 21,8 trilyon dolar civarındaydı.
Dolayısıyla “Finans dünyasında 846 trilyon dolar var, bunun yalnızca 118 trilyon doları gerçek” demek doğru olmaz. Biri bir yıllık üretim akımı, diğeri finansal varlık stoku, bir başkası borç, diğeri ise sözleşmelerin itibari değeridir.
Ancak temel gerçek değişmiyor: Reel ekonominin üzerinde, onun birkaç katına ulaşan devasa bir alacak, borç, beklenti ve risk mimarisi bulunuyor.
Finansın büyümesi tek başına kötü değildir. Finansal varlıklar fabrikayı, altyapıyı, konutu, ticareti ve teknolojiyi finanse ediyorsa gerçek ekonomiyi büyütür. Fakat para giderek kendi içinde dolaşıyor; varlık fiyatlarını yükseltiyor, borcu çoğaltıyor ve üretimden kopuyorsa finans gerçek ekonomiye hizmet eden bir araç olmaktan çıkar. Gerçek ekonominin üzerine kurulmuş, kendi ağırlığı giderek artan ikinci bir ekonomiye dönüşür.
Asıl soru finansın ne kadar büyük olduğu değil, büyüklüğünün ne kadarının üretken faaliyetleri finanse ettiğidir.
Herkesin gözü önündeki görünmezlik
Halka arzlar ve yatırım fonları gizli saklı işlem görmüyor. Fiyatlar yayımlanıyor, getiriler ilan ediliyor, fon büyüklükleri ve portföy değerleri kamuoyuna açıklanıyor.
Tam da bu nedenle şu sorular önemlidir:
Fiyatlar ekonomik gerçeklikten koparken kim izliyordu?
Bir fon sürekli olarak piyasanın çok üzerinde getiri sağlıyorsa bunun hangi varlıklardan, hangi işlemlerden, hangi karşı taraflardan ve hangi değerleme yöntemlerinden kaynaklandığı zamanında incelendi mi?
Aynı kişiler veya ilişkili çevreler farklı kurumlar üzerinden birbirlerinin ürünlerini alıyor, değerliyor, pazarlıyor ya da finanse ediyorsa bütün işlemleri tek bir resimde görebilen bir kamu otoritesi var mı?
Finansal denetimin görevi yalnızca formların zamanında doldurulup doldurulmadığını kontrol etmek değildir. Bazen her belge usulüne uygun görünürken ekonomik gerçeklik çoktan bozulmuş olabilir.
Bilanço doğru olabilir ama risk gizlenmiş olabilir. Fiyat gerçek olabilir ama piyasa sağlıklı olmayabilir. İşlem mevzuata uygun görünebilir ama ilişkili taraflar arasında yapay değer üretiyor olabilir.
Görünürlük, ancak görüleni anlayacak uzmanlık, bağımsızlık ve müdahale iradesi varsa denetim anlamına gelir.
Yastık altı hem sonuç hem sebep
Finans yedieminlikse vatandaş neden parasını yediemine teslim etmek yerine altın, döviz, kayıt dışı varlık veya yurt dışındaki hesaplarda tutuyor?
Çünkü yastık altı yalnızca kültürel bir alışkanlık değildir. Enflasyonun, kur oynaklığının, vergisel belirsizliğin, geçmiş krizlerin ve kurumlara duyulan güvensizliğin sonucudur.
Ama aynı zamanda yeni sorunların da sebebidir.
Tasarruf finansal sistemin dışında kaldığında banka uzun vadeli kaynak bulamaz. Uzun vadeli kaynak olmayınca sanayiciye uzun vadeli kredi verilemez. Vadeler kısalır, faiz ve risk primi yükselir. Üretici yatırım yapamaz; vatandaş da ekonomiye güvenmediği için tasarrufunu yine sistemin dışında tutar.
Böylece güvensizlik kendi kendisini besleyen bir döngüye dönüşür.
Yastık altındaki altın ve dövizin büyüklüğü hakkında yüzlerce milyar dolara ulaşan farklı tahminler yapılıyor. Güvenilir bir bilanço çalışması olmadan kesin rakam ilan etmek yerine sorunun nedenlerini doğru teşhis etmek gerekir. Yurt içindeki nakit ve kıymetli madenleri, yurt dışındaki finansal varlıkları ve gayrimenkulleri aynı sepete koymak kolay; sağlıklı politika üretmek zordur.
Bu varlıkları sisteme kazandırmanın yolu sürekli yeni “varlık barışları” ilan etmek değildir. Vatandaşa parasının değerinin korunacağını, meşru servetin keyfî biçimde hedef alınmayacağını ve kuralların kişiye göre değişmeyeceğini göstermek gerekir.
Güven aflarla değil, tutarlılıkla kurulur.
Sermaye ahlâk dersi dinlemez
Türkiye neden yüksek katma değerli üretim, küresel markalar ve büyük teknoloji şirketleri yaratmakta zorlanıyor?
Çünkü üretim ekonomisi yalnızca fabrika kurmakla oluşmaz. Uzun vadeli finansman, fiyat istikrarı, güvenilir hukuk, öngörülebilir vergi düzeni ve sağlam kurumlar gerekir.
Üretici on yıllık yatırım planlarken finans sistemi üç aylık düşünüyorsa aynı dili konuşamazlar. Sanayici zamanını ürün geliştirmeye değil kur, faiz ve enflasyon riskini yönetmeye harcıyorsa küresel rakipleriyle rekabet edemez.
En kolay para arsadan, imar değişikliğinden, ayrıcalıklı ihaleden, ucuz ve geri ödenmeyen krediden ya da spekülatif fiyat hareketlerinden kazanılıyorsa sermaye neden sabır isteyen teknoloji yatırımına yönelsin?
Sermaye ahlâk dersi dinlemez; kurulan teşvik düzenini izler. Bir ülkede rant, üretimden daha fazla ödüllendiriliyorsa sermayenin önemli bölümü ranta gider.
Bu nedenle finansal reform yalnızca bankacılık reformu değildir. Türkiye’nin hangi ekonomik faaliyetleri ödüllendireceğine karar vermesidir.
“Ben yapmadım, Miki yaptı”
Elbette sorumlular bulunmalı, suç işleyenlere adil ve caydırıcı cezalar verilmelidir. Fakat birkaç kişiyi cezalandırarak sistemik bir sorun çözülemez.
“Uçurtmayı Vurmasınlar” filmindeki küçük Barış’ın cümlesi gelir aklıma:
“Ben yapmadım, Miki yaptı.”
Siyasetçi yaptı, bürokrat yaptı, bankacı yaptı, belediyeci yaptı, fon yöneticisi yaptı… Peki toplum olarak kuralsızlıktan hiç yararlanmadık mı?
Yarın imar veya vergi affı çıksa kaçımız başvurmaz? Kaynağı yeterince sorgulanmayan paraya yeni bir af getirilse kaç kişi ilkeli itirazını sürdürür? Vergiden kaçınmayı beceri, içeriden bilgi almayı uyanıklık, kamu kaynağından ayrıcalık elde etmeyi başarı sayan bir kültür ile sağlıklı finans sistemi birlikte yaşayabilir mi?
Bu sorular mağduru suçlamak için sorulmuyor. Sorumluluğu dağıtıp suçluyu görünmez kılmak da doğru değildir. Kamu gücünü kullananın, izin verenin, denetleyenin ve başkasının parasını yönetenin sorumluluğu her zaman daha ağırdır.
Fakat hukuk ile kültür birbirinden bütünüyle ayrı değildir. Kuralsızlığa yalnızca başkası yararlandığında karşı çıkıyor, sıra bize geldiğinde istisna istiyorsak sistemin düzelmesini zorlaştırıyoruz.
Yeni bir finansal sözleşme
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla banka, fon, ödeme kuruluşu veya halka arz değildir.
Gerçek faydalanıcıların eksiksiz biçimde görünür olduğu ortaklık yapıları; finansal grupları bütün olarak izleyen konsolide denetim; düzenleyici kurumlar arasında anlık veri paylaşımı; olağan dışı fiyat ve getiri hareketlerini izleyen teknolojik kapasite; denetçilerin mesleki bağımsızlığı; gecikmeyen yargı ve kişiye göre değişmeyen yaptırım gerekir.
Mevduat, fon, ödeme hesabı ve yatırım ürünleri arasındaki hukuki farklar vatandaşa açıkça anlatılmalıdır. Finansal okuryazarlık, devletin denetim sorumluluğunun yerine geçirilemez. Fakat vatandaşın da “yüksek getiri, düşük risk” vaadinin neden şüphe uyandırması gerektiğini bilmesi sağlanmalıdır.
Her şeyden önemlisi, tasarrufu kısa vadeli spekülasyondan uzun vadeli üretime taşıyacak bir düzen kurulmalıdır. Emeklilik fonları, sermaye piyasaları, kalkınma finansmanı ve bankacılık kredileri teknolojiye, enerji dönüşümüne, ihracata ve verimlilik artışına hizmet etmelidir.
Finans sisteminin başarısı yalnızca kârlılığıyla ölçülemez. Şu soruya da bakılmalıdır:
Topladığı tasarrufla nasıl bir ekonomi inşa etti?
Çünkü finans geleceğimizin kan dolaşımıdır. Kan sağlıklı değilse bedenin hiçbir organı uzun süre sağlam kalamaz.
O hâlde yalnızca “Kim yaptı?” diye sormayalım.
Daha zor olanı da soralım:
Türkiye’nin tasarruflarını üretime, teknolojiye ve toplumsal refaha taşıması gereken finans sistemi neden tekrar tekrar spekülasyonun, ayrıcalığın ve servet transferinin aracına dönüşüyor?
Sorun gözümüzün önünde duruyor.
Finansın bir kumar masası değil, başkasının parasını ve ülkenin geleceğini emanet alan bir yedieminlik müessesesi olduğunu yeniden hatırlamadıkça sorumlular değişecek; fakat aynı sorun yeni isimler, yeni kurumlar ve yeni ürünlerle karşımıza çıkmayı sürdürecektir.