Arama

İstanbul’da sezon iyi başladı: Sanatın ısrarı üzerine

Son birkaç yıldır dünyada yaşananların ağırlığı sanat alanının da dışında kalmadı; ekonomik daralma, savaşlar, siyasal gerilimler ve giderek güvencesizleşen koşullar, piyasanın havasını değiştirdi. Üretim devam etse de motivasyonun zaman zaman azaldığını, galerilerde, fuarlarda, konuşmalarda belli bir yorgunluğun dolaştığını gördük. Bu nedenle sezon başlamadan önce Contemporary Istanbul’a yönelik beklenti yüksekti. Yalnız fuarın nasıl olacağını değil, sanatın yeniden heyecan yaratıp yaratamayacağını da merak ediyorduk.

27 Eylül 2026, 15:11
İstanbul’da sezon iyi başladı: Sanatın ısrarı üzerine
Galeri Nev standı

Bu sene tüm diğer zorluklara rağmen piyasamız adına umutlu hissettiğimiz bir ortam izliyoruz. Hayatın tümü üzerinde söz sahibi olamasak da üretmeye, bakmaya, peşine düşmeye devam ediyoruz. Sanat, en zorlu dönemlerde dahi devam etmiştir.

Geçtiğimiz gün sanat eksperi Marc Ottavi ve yazar Kerem Topuz, yaptıkları Fikret Muallâ konferansında hatırlattı; Ayvalık’taki kısa öğretmenlik döneminden kalan o meşhur istifa cümlesiyle: “Elektriği olmayan bir şehirde resim hocasına da ihtiyaç yoktur.” 

Gerçekten öyle midir?

Bir süredir sanat alanının kendine sorduğu sorulara bir referans olur diye not etmeli. Muallâ, 1934’te Ayvalık Ortaokulu’na resim öğretmeni olarak atanmış ve kısa süre sonra bu sözlerle görevinden ayrılmıştı. Yıllar sonra Paris’te hastanede kaldığı dönemlerde ise resim yapmayı sürdürdü. Ayvalık’ta sanatın işlevini sorgulayan ressam ile hastanede resim yapmaya devam eden ressam aynı kişiydi.

Bu çelişki, sanatın ne işe yaradığı sorusuna verilebilecek çoğu cevaptan daha ilginç.

Denys Shantar A future unknown saint, 2021-2025

Sanatçı her zaman umutla çalışmaz. Kimi zaman öfkeyle, kimi zaman korkuyla, kimi zaman hayatındaki diğer ihtimaller tükendiği için üretir. Fakat ortaya çıkan nesnenin kendisinde ister istemez geleceğe ilişkin bir varsayım vardır. Bir resim yapılmışsa ona bir gün bakılabileceği kabul edilmiştir. Bir eser, üretildiği ânın sınırlarından çıkıp tanımadığı insanların zamanına bırakılabilir. Sanatın umutla ilişkisi belki de en sahici biçimiyle burada bulunuyor.

İki dünya savaşı arasındaki Paris’e bakalım. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Paris’e gelen sanatçıların önemli bir bölümü göçmen, sürgün, yoksul ya da kendi ülkelerinde çalışabilecekleri özgür ortamı bulamamış insanlardı. Bugün sanat tarihinin merkezinde duran isimlerin oluşturduğu çevre sonradan “École de Paris” başlığı altında toplandı. Oysa ortak bir üslupları bile yoktu. Paris onları aynı şehirde buluşturmuştu. 

Bugün o yılları sanat tarihinin güvenli mesafesinden izlediğimiz için, eserlerin yapıldığı sıradaki belirsizliği kolaylıkla göz ardı ediyoruz. Onlar henüz “tarih” değildi. Sanatçılar da ileride müzelerde yer alacaklarını bilerek çalışmıyordu. Dönemin bütün huzursuzluğu, yerinden edilme hali, ekonomik sıkışmışlığı ve yaklaşan felaket duygusu üretimin içine sızdı. Buna rağmen atölyeler kapanmadı.

Onlar bir gün “Şimdi sanatın sırası mı?” deyip vazgeçmiş olsaydı, bugün yirminci yüzyılı başka türlü hatırlardık.

Burada sanatı felaket karşısında bir kahraman olarak atamak istemem. Böyle bir yükü sanata vermek de haksızlık olur. Daha basit ve daha güçlü bir durum var: insan doğası gereği üretmeye devam ediyor. O üretim bazen çağının tanığı, bazen itirazı, bazen de bütünüyle kişisel bir sığınak haline geliyor. Yıllar sonra dönüp baktığımızda bir dönemi savaş, ekonomi, politika gibi aracılardan okuduğumuz kadar o dönemin resimlerinden, fotoğraflarından, filmlerinden de tanıyoruz.

Sanata olan hevesimizi, buradan büyütmeliyiz.

Contemporary Istanbul’un 21. edisyonu, 16 ülkeden 70 galeriyi, 736 sanatçıyı ve 1.372 eseri Tersane İstanbul’da bir araya getiriyor. 22 galeri fuara ilk kez katılıyor; bunların 21’i yurtdışından. Focus Asia, Newcomers ve New Grounds bölümleri de fuarın alanını genişletiyor. Rakamlar kuşkusuz niteliği kendi başına açıklamaz. Ancak genel itibariyle özenli ve bir iş alanı olduğunun farkında bir yapılanma görülüyor.

Contemporary Istanbul’un bu edisyonunu başarılı bulduğum unsurlardan biri, 2010’lardaki İstanbul ruhunu geri getirmesi. İlk kez gelen galeriler arasında Yeni Delhi’den METHOD, Tiflis’ten IDENTICA, Hong Kong ve Şanghay’dan Pearl Lam Projects, Tokyo’dan Takato Kano Gallery + ISKRA, Berlin’den Galerie Thomas Schulte, San Francisco’dan Jessica Silverman ve Paris’ten Galerie Georges-Philippe & Nathalie Vallois gibi farklı programlara sahip isimler bulunuyor. İstanbul’daki bir fuarın uluslararası niteliğinin, dünyanın başka yerlerinde zaten görülen isimleri buraya taşımaktan daha geniş bir karşılığı olmalı. Fuarın bu sene bu konuda kapsayıcılığa gittiğiyse aşikar.

Fuarda karşılaşmaktan heyecan duyduğum birkaç iş ile bunu örneklendirmek isterim.

Latika Nehra, The Matter of Life, 2026METHOD’da Latika Nehra’nın The Matter of Life (2026) adlı seramik işi ilk gözüme çarpanlardan. Nehra’nın üretiminde mitoloji, insan bedeni ve teknolojik çağın imgeleri tuhaf bir akrabalık içinde beliriyor. Aynı galeride Kunel Gaur’un Formaldehyde (2025) adlı çalışması ise bilgisayar donanımı, paslanmaz çelik ve otomobil emniyet kemeri gibi endüstriyel unsurları resim fikrinin içine taşıyor. Galerinin programı maddi kültürün geçmişi ve geleceği arasında ilginç bir gerilim kuruyor. 

SMAC’te Rosie Mudge’ın Glow, melt and flow. Eviscerate your frame and spill it out on the ragged floor. A thousand different versions of yourself (2026) serisinden işler ise yüzeyin baştan çıkarıcılığına başka bir kuşkuyla yaklaşıyor. Otomotiv boyası ve simli yapıştırıcıyla üretilen resimler ilk anda çekici, hatta gösterişli. Mudge’ın 2026 tarihli Interlude serisinde güneş hem yaşam veren hem tahrip eden bir imge olarak dönüyor; yapay parlaklık, çağın ilerleme fikrine duyulan güvensizlikle yan yana geliyor. Aynı standda Gommaar Gilliams’ın Somu adlı işi de ilk anda dikkat çekenlerden. Gilliams’ın katmanlı, dokusal yüzeyi ve parçalı imge dili, hafıza ile görüntü arasındaki ilişkiyi daha içe dönük bir yerde kuruyor. 

Eser seçimlerinin tekil bir zevkin uzantısı olmaması güzel. Fuar gezmenin keyfi daha önce size hitap edebileceğini bilmediğiniz yeni alanlar bulmakta. Koleksiyonların da zaman içinde yeni karşılaşmalardan beslendiği unutulmamalı. Beğeni hazır bir kategori olarak edinilmiyor; zaman içinde katmanlanan, değişen hatta bazen vazgeçilen bir alan olarak kendini sürdürüyor.

Bu noktada Contemporary Istanbul’un hemen öncesinde açılan Artweeks Istanbul Collectors Edition ayrı bir önem kazanıyor.

17 Eylül–8 Kasım arasında Akaretler Sıraevler’de Banu & Hakan Çarmıklı, Öner Kocabeyoğlu ve Tansa Mermerci koleksiyonlarından seçkiler ücretsiz olarak izlenebiliyor. Üç koleksiyondan özenle seçilmiş işler Akaretler’de ilgilileriyle buluşuyor. Bir koleksiyonun içinden yapılan seçim, yıllar boyunca oluşmuş daha büyük bir bütünün karakterine bakmak için yeterince ipucu verebiliyor. 

Drimart standı

Koleksiyon zaman içinde sahibine benzemeye başlıyor. İlk dönem alımları, sonra terk edilen ilgiler, bir sanatçının üretiminde yıllarca sürdürülen takip, seyahatler, stüdyo ziyaretleri, müzayedede kaçırılan bir eser, yıllar sonra yeniden karşılaşılan başka bir iş… Bunların toplamı, koleksiyoner hakkında satın alma gücünden çok daha fazlasını söylüyor.

Tansa Mermerci’nin koleksiyonunu “otobiyografi” olarak tarif etmesi bu nedenle yerinde. Mermerci’nin 2000’lerde İslam ve oryantalist sanatla başlayan ilgisi modern sanata, ardından çağdaş üretime açılmış; Sükûn ve Galeyan farklı dönemlerde alınmış işleri aralarındaki yakınlıklar üzerinden buluşturuyor. Koleksiyonda beden, kadınlık deneyimi, aile ve ev içi hayat gibi konuların zamanla belirginleşmesi, koleksiyonerin kendi hayatıyla baktığı sanat arasındaki ilişkinin izlerini taşıyor. 

Öner Kocabeyoğlu Koleksiyonu’ndan Levent Çalıkoğlu küratörlüğünde hazırlanan Tutku ve Sabır, farklı coğrafya ve kuşaklardan 91 sanatçının 140 yapıtını içeriyor. Kronoloji yerine kimlik, beden, mitos, nesne ve renk gibi başlıkların tercih edilmesi, koleksiyonun yıllar içinde kurduğu beklenmedik komşulukları görmeye imkân veriyor. Başlığın kendisi de koleksiyonculuğa yakışıyor: Sermaye alımı mümkün kılar; sabır ise koleksiyonu kurar. 

Banu & Hakan Çarmıklı’nın Reunion seçkisinde ise zaman duygusu daha açık. Koleksiyon 1988’de klasik resimler ve Osmanlı camlarıyla başlamış, daha sonra çağdaş sanata yönelmiş; toplumsal meseleler, kadın sanatçılar ve feminist üretimler giderek daha görünür olmuş. 2018’deki İlk Raunt sergisinden sekiz yıl sonra aynı koleksiyona dönüldüğünde, koleksiyonun değişmiş olması kadar koleksiyonerlerin gözünün değişmiş olması da ilginç. “Kavuşma” adının bir başka somut karşılığı daha var: özel koleksiyona giren eserle sanatçının kendisi kimi zaman yıllarca yeniden karşılaşamıyor. 

Kültür üretiminin uzun vadeli ve tutarlı kamusal destek konusunda hâlâ önemli açıkları bulunan bir ülkede özel sermaye, sanat alanının hafızasını fiilen taşıyan aktörlerden biri haline geliyor. İyi eserler galeriden koleksiyona geçiyor ve bazen uzun yıllar görünmüyor. Oysa sanatçının üretimi eşit kuvvette ilerleyen bir çizgi değil. Çok güçlü bir yapıt belirli bir dönemin içinden çıkar, özel koleksiyona girer ve on beş yıl sonra sanatçının pratiğini yeniden değerlendirmek isteyen bir göz için kilit eser olabilir.

Bu durumda koleksiyon sahibinin yaptığı şey, artık bütünüyle özel alanda kalmıyor.

Eserlerin korunması, kayıtlarının tutulması, gerektiğinde araştırmacıya açılması, sergilere ödünç verilmesi ve zaman zaman yeniden kamuyla buluşması kültürel sermayenin sorumluluk alanına giriyor. Mülkiyet özel olabilir; eserin sanat tarihindeki yeri bundan daha geniştir.

Collectors Edition’ın değerli taraflarından biri de emsallerin yenilerine alan açması. Türkiye sanat piyasasında “yeni koleksiyoner” gereksiniminden sıkça söz ediliyor. Koleksiyonerlik, insanlara eser satın almaları gerektiği tekrar edilerek gelişecek bir alışkanlık değil. Öncesinde uzun bir görme dönemi var. Sergi gezmek, sanatçıları takip etmek, başka koleksiyonlara bakmak, yanlış seçim yapmaktan çekinmemek, bir işin yıllar içinde gözde bıraktığı izi sınamak gerekiyor.

Bu yüzden özel koleksiyonların açılması piyasa için de teşvik edici. Burada zaman içinde değişebilen bir zevk gördüğünde bir çokları için koleksiyonculuk erişilmez bir uzmanlık gösterisi olmaktan uzaklaşıyor. İnsan bir koleksiyonun bir yerden başladığını, farklı dönemlerden geçtiğini, zamanla kendi sorularını bulduğunu görebiliyor. Yaşamak gibi. Koleksiyonculuğun belki de en güzel tarafı burada: devam ediyor ve dönüşüyor.

Bir diğer koleksiyon sergisi, İstanbul Modern’den. Müze onuncu koleksiyon sergisi Aynı Mavinin Altında ile 119 sanatçının 230 yapıtını dört kata yayıyor; 43 eser ilk kez izleyiciyle buluşuyor. 

Galerist’in Gönül İşi sergisi, galerinin 25. yılında kuruluşundan bugüne programını şekillendirmiş yaklaşık 50 sanatçıyı bir araya getiriyor. 2001’den bu yana üretilen yaklaşık 200 serginin ardından geçmişte gösterilmiş yapıtlarla yeni işler aynı mekânda karşılaşıyor. Türkiye’de galerilerin ekonomik ömrünün, sanatçılarla ilişkilerin ve kurumsal belleğin ne kadar kırılgan olabildiği düşünüldüğünde 25 yıllık devamlılığın kendisi de okunması gereken bir veri.

Salt Beyoğlu’ndaki Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları ile yakın sanat tarihine dönüyoruz. Özer Kabaş’ı ve üretim yaptığı yılların kültürel çevresini açan sergi, Türkiye sanat tarihinin bazen birkaç büyük isim üzerinden fazlasıyla hızla anlatılan dönemlerini ayrıntılandırıyor. 

Sanat tarihi biraz da böyle ilerliyor. Bazen çok güçlü bir dönem ortaya çıkıyor, bazen üretim daralıyor; kimi sanatçı uzun süre görünmüyor, bazı işler depoya kalkıyor, kimi kurum kapanıyor. Sonra başka bir kuşak o işe yeniden bakıyor.

Bu nedenle bir öz sorumluluk olarak, tüm olan bitene inat, üretmek ve üretilene beraber sahip çıkmak gerekiyor.
 


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok