;
Arama

Trump’ın yeni küresel senaryosu: Venezuela’dan İran’a uzanan güç hattı

Venezuela krizi çoğu zaman basitçe “petrol” başlığıyla açıklanıyor. Ancak iş dünyası açısından asıl gerçek şu: Rezerv zenginliği ile ekonomik değer üretimi aynı şey değil. Bu yalnızca siyasi bir mesaj değil; küresel sermaye ve enerji şirketleri için de açık bir sinyal.

04 Ocak 2026, 12:25

Son dönemde yaşananları tek tek, kopuk gelişmeler olarak okursak büyük resmi ıskalarız. Venezuela’da bir devlet başkanının saraydan alınarak ülke dışına çıkarılması, Kolombiya’ya yöneltilen açık müdahale tehditleri, Tahran’dan gelen yumuşak ve temkinli mesajlar, Miami’de Benjamin Netanyahu ile yapılan kritik görüşmeler… Bunların her biri aynı filmin farklı sahneleri.

Ortada tesadüfler zinciri değil, adım adım ilerleyen bir küresel güç senaryosu var. Bu nedenle artık mesele “olur mu?” sorusu değil. Asıl soru çok daha net: Ne zaman ve hangi biçimde?

Venezuela: Petrol var, üretim ve güven yok

Venezuela krizi çoğu zaman basitçe “petrol” başlığıyla açıklanıyor. Bu yanlış değil; yaklaşık 350–400 milyar varillik devasa bir rezervden söz ediyoruz. Ancak iş dünyası açısından asıl gerçek şu: Rezerv zenginliği ile ekonomik değer üretimi aynı şey değil.

1998’de 3,5 milyon varil/gün olan üretim bugün 750–850 bin varil/gün bandına sıkışmış durumda. Altyapı çökmüş, teknoloji eskimiş, insan kaynağı dağılmış. Bu kapasitenin yeniden ayağa kalkması için on milyarlarca dolarlık uzun vadeli yatırıma ihtiyaç var. Üstelik Venezuela petrolü ağır ve ekstra ağır nitelikte; bunu verimli biçimde işleyebilen rafineriler esas olarak ABD ve Çin’de.

Dolayısıyla mesele yalnızca “petrol zenginliğine el koymak” değil. Mesele, petrolün kim tarafından, hangi finansmanla ve hangi jeopolitik şemsiye altında kontrol edileceği.

Daha geniş çerçeve: Monroe doktrini yeniden sahada

Venezuela dosyasının arkasında Latin Amerika’da yeniden hatırlatılan Monroe Doktrini var: “Bu coğrafya benim etki alanım.”

Bu yalnızca siyasi bir mesaj değil; küresel sermaye ve enerji şirketleri için de açık bir sinyal. Petrolün yanı sıra Venezuela’da altın, bakır ve nadir toprak elementleri bulunuyor. Daha da önemlisi, ülke son yıllarda Çin ve Rusya nüfuzunun güçlü olduğu bir merkez hâline gelmişti.

Panama’da benzer bir yaklaşımı gördük. Şimdi Kolombiya’ya açık mesajlar veriliyor. Donald Trump’ın “sırada sen varsın” çıkışı, retorikten çok stratejik bir işaret fişeği niteliğinde.

Yönetim değişti, asıl kırılma hukukta

Nicolás Maduro yönetimi yolsuzluklar ve kötü ekonomi yönetimiyle anılıyordu. Rejim değişimi, Venezuela halkının önemli bir bölümü için sürpriz değildi. Ancak yaşananların biçimi, klasik bir iktidar değişiminin çok ötesine geçti. Görevdeki bir devlet başkanının askeri operasyonla alınıp New York’a götürülmesi, 2020 tarihli bir iddianameye dayanarak yargılanması ve bu aşağılayıcı görüntülerin Trump’ın kendi hesabından paylaşılması; egemenlik ve uluslararası hukukun fiilen askıya alındığı bir eşiği temsil ediyor. Bu sahneler, Latin Amerika’nın kolektif hafızasında olduğu kadar küresel yatırımcı hafızasında da uzun süre kalacaktır.

Perde arkasında, Maduro’ya son ana kadar Türkiye dâhil çeşitli ülkelere “güvenli çıkış” teklifleri yapıldığı ve reddedildiği bilgisi de kritik. Bu detay şunu gösteriyor: Önce yumuşak geçiş denendi; olmayınca sert senaryo devreye alındı. Hukuk, bu sürecin gerekçesi değil, vitrini oldu.

Sessizlik ve tehlikeli bir emsal

Avrupa Birliği büyük ölçüde sessiz kaldı. Çin ve Rusya kınamakla yetindi. Kısa vadede Amerika Birleşik Devletleri hedefini tutturmuş görünüyor. Sahada enerji devi Chevron zaten vardı; şimdi diğer Amerikan şirketleri için alan açılıyor. Ancak iş dünyası açısından daha kritik olan şu: Son derece tehlikeli bir emsal oluştu. “Güç varsa hukuk esneyebilir” algısı yerleşti. Bu algı, sadece Venezuela’yı değil, tüm gelişen pazarları etkiler.

Gözler İran’da: Soru artık değişti

Bu noktada İran dosyası yeniden açılıyor. Son ABD–İsrail saldırılarının ardından Tahran’dan gelen yumuşak ve uzlaşmacı mesajlar bir zayıflık göstergesi değil; riskin farkında olunduğunun işareti. Kritik eşik ise Trump ile Netanyahu’nun yılbaşında Miami’de yaptığı görüşme oldu. Bu buluşmada konuşulanların “yapar mıyız?”dan çok “nasıl ve ne zaman?” ekseninde olduğu yönündeki kanaat giderek güçleniyor. Nitekim hemen ardından İran’da sokak gösterilerinin ve şiddetin tırmanması dikkat çekici.

Bu klasik bir işgal anlamına gelmek zorunda değil. Daha çok sınırlı askerî hamleler, istihbarî ve siber operasyonlar ve rejim içi kırılmaları derinleştiren hibrit yöntemler gündemde. Yani Venezuela’da test edilen modelin Ortadoğu’ya uyarlanmış bir versiyonu.

İş dünyasının okuduğu tablo

Zamanlama tesadüf değil. Venezuela’da ciddi bir bedel ödenmedi; tek bir Amerikan askerinin burnu kanamadı. İç siyasette Trump ve Netanyahu için “kararlılık ve güç” algısı pekişti. Avrupa pasif, Çin ve Rusya temkinli. BM ise etkisiz.

Bu tablo, küresel piyasalar açısından şunu söylüyor: Jeopolitik risk artık geçici bir dalga değil, kalıcı bir parametre.

Zincirleme etki: Küresel ekonomi ve iş dünyası

Bu gidişat, Ukrayna savaşını, İsrail–Gazze hattını ve yarın Tayvan dosyasını daha “normal” ve meşru hâle getiriyor. Bunun sonucu enerji fiyatlarında oynaklık, sigorta ve finansman maliyetlerinde artış, tedarik zincirlerinde kırılganlık demek.

Türkiye ve Türk iş dünyası nerede duruyor?

Bu gelişmeler Türkiye’yi dolaylı değil, doğrudan etkiliyor. Özellikle İran dosyasının açılması hâlinde enerji güvenliği, ticaret koridorları, sınır istikrarı ve göç baskısı aynı anda gündeme gelir. Buna İran’daki Azeri nüfusun durumu ve Kürt ayrılıkçılığının tetiklenme riski de eklenebilir. Türk iş dünyası için mesele ideolojik pozisyon almak değil; jeopolitik riskleri doğru okuyarak stratejiyi güncellemek. Devlet açısından ise diplomasi, enerji, güvenlik ve ekonomi artık ayrı başlıklar değil; tek bir stratejik denklem.

Zor sorularla karşı karşıyayız

Venezuela bir başlangıçtı.

Kolombiya’ya yönelik tehditler bir işaretti.

Miami’deki görüşmeler ise İran ve hatta Afrika Boynuzu için yeni bir eşiğe işaret ediyor.

Yeni bir döneme girdik. Gücün hukuku yeniden yazdığı, Rusya’nın Ukrayna’da açtığı hatla aynı çizgide ilerleyen bir dönem bu.

Bugün Caracas’ta olan, yarın Tahran’da; yarın Tahran’da olan, başka bir başkentte yaşanabilir.

Bu yüzden soru artık net: Şayet değil… Ne zaman?

Ve asıl mesele şu sorularda düğümleniyor: Liderler arası kişisel kimyanın ötesinde, Trump’ın şekillendirmeye çalıştığı bu yeni küresel senaryoda biz neredeyiz?

Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Ege, Hazar havzası ve Karadeniz, yeni oldubittilerle karşılaşabilir mi?

Hazırlıklı mıyız?


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok