Tarih, uluslararası siyasete nadiren tek başına giriyor.
Çoğu zaman değişen ittifaklar, farklılaşan stratejik hesaplar ve dönüşen ulusal çıkarlarla birlikte sahneye çıkıyor. Bu nedenle İsrail’in Ermeni “Soykırımı”nı tanıma kararı yalnızca tarihî bir açıklama olarak değil, geçmişin çok ötesine uzanan sonuçlar doğurabilecek jeopolitik bir adım olarak değerlendirilmeli.
Bu kararın önemi yalnızca neyin tanındığında değil, ne zaman tanındığında yatmaktadır.
Karar, İsrail’in Gazze savaşı nedeniyle benzeri görülmemiş bir uluslararası baskıyla karşı karşıya bulunduğu bir dönemde alındı. Uluslararası Adalet Divanı’ndaki süreçler, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bazı üst düzey İsrailli yetkililere ilişkin girişimleri ve dünyanın birçok bölgesinde artan diplomatik yalnızlaşma, İsrail’i olağanüstü bir uluslararası baskının merkezine yerleştirmiş durumda. İsrail ise tüm bu suçlamaları reddediyor; Hamas’a karşı meşru müdafaa hakkını kullandığını ve uluslararası hukuk çerçevesinde hareket ettiğini savunuyor.
Henüz kesinleşmiş uluslararası bir yargı kararı bulunmuyor.
Bununla birlikte, bu zamanlama ister istemez zor soruları beraberinde getiriyor.
Kırk yılı aşkın diplomasi, uluslararası kuruluşlar ve küresel iş dünyası tecrübem boyunca; Türkiye, İsrail, Ermenistan ve Azerbaycan’da yakından çalışmış biri olarak bu gelişmeyi yalnızca yüz yılı aşan tarihî bir tartışmanın yeni halkası olarak göremiyorum.
Bu mesele çok daha büyük bir konuyla ilgili. Tarih, ahlak ve güç arasındaki hassas ilişkiyle…
Bu tartışmayı kitaplardan öğrenmedim
1980’li yılların başında Dışişleri Bakanlığı’na katıldığımda Ermeni meselesi Türk diplomasisinin en hassas dosyalarından biriydi.
Bizim kuşağımız için bu konu hiçbir zaman yalnızca akademik bir tartışma olmadı.
Oldukça kişiseldi. Türk diplomatları olarak ASALA ve diğer Ermeni terör örgütlerinin gölgesinde görev yaptık. Avrupa’da, Kuzey Amerika’da ve Avustralya’da onlarca Türk diplomat sistematik biçimde hedef alındı. Büyükelçiler, müşavirler, ataşeler ve aile fertleri siyasi şiddetin kurbanı oldu. Bazı meslektaşlarımız görevden evlerine hiç dönemedi.
Paris’te görev yaptığım yıllarda bu atmosferi bizzat yaşadım.
Her sabah işe giderken farklı güzergâh kullanmak alışkanlık hâline gelmişti. Aracımızı kontrol etmek refleks olmuştu.
Türk devletini temsil ettiğiniz için hedef alınabileceğinizi bilerek yaşamak mesleğin bir parçasıydı.
O yıllar bana unutamayacağım bir ders verdi. Diplomatlar hayatlarını çatışmaları önlemeye adarlar. Ama çoğu zaman yalnızca ülkelerini değil, tarihlerinin anlatısını da savunmak zorunda kalırlar.
İşte bu nedenle devletlerin tarihî hafızayı yasalarla şekillendirmeye çalışmasına her zaman temkinli yaklaştım.
Çünkü insan acısı siyasi anlatılara indirgendiğinde tarih tehlikeli hâle geliyor.
Acının Tekeli Yoktur
Meslek hayatım boyunca çok farklı trajedilere tanıklık etme imkânı buldum.
İsrail’i defalarca ziyaret ettim. Yad Vashem’de uzun saatler geçirdim ve Holokost’un İsrail toplumunun kolektif hafızasını nasıl şekillendirdiğini yakından gözlemledim.
Azerbaycan’ın birçok bölgesini dolaştım. Hocalı katliamından kurtulanlarla konuştum. Karabağ nedeniyle yerinden edilmiş ailelerin hikâyelerini dinledim.
Balkan Savaşları ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecinde milyonlarca Osmanlı Müslümanının yaşadığı büyük göç ve trajedileri araştırdım.
Aynı zamanda Türk, Ermeni ve uluslararası diplomatlar, akademisyenler ve sivil toplum temsilcilerinin katıldığı çok sayıda diyalog girişiminde yer aldım.
Çünkü kalıcı barışın suçlamayla değil, dinlemeyle başlayacağına inandım.
Bütün bu tecrübeler bana tek bir gerçeği öğretti. Acılar yarıştırılamaz.
Ermenilerin yaşadığı acılar gerçektir.
Holokost gerçektir.
Hocalı gerçektir.
Gazze’de sivillerin yaşadığı acılar gerçektir.
Balkanlardan sürülen Osmanlı Müslümanlarının dramı da gerçektir.
Bir trajediyi tanımak, diğerini küçültmeyi gerektirmez.
Hiçbir millet tarihin acıları üzerinde tekel sahibi değildir.
Azerbaycan perspektifi neden önemlidir?
Bakü’den bakıldığında İsrail’in kararı Washington, Brüksel veya Kudüs’ten görülenden farklı bir anlam taşıyor.
Azerbaycan açısından mesele öncelikle 1915 değildir.
Mesele, İkinci Karabağ Savaşı sonrasında şekillenmekte olan yeni bölgesel düzendir.
Azerbaycan bir yandan Ermenistan ile barış müzakerelerini ilerletmeye çalışırken, diğer yandan Türkiye ile eşsiz stratejik ittifakını korumaya ve İsrail ile güvenlik ortaklığını derinleştirmeye devam etmektedir.
Bu nedenle Ankara ile Tel Aviv arasındaki ilişkilerin daha da kötüleşmesini önlemekte en büyük çıkar sahibi ülkelerden biri Azerbaycan’dır.
Ankara-Bakü-Telaviv arasında yıllar içinde oluşan stratejik üçgen, enerji güvenliği, savunma iş birliği ve bölgesel istikrar açısından önemli bir rol oynamıştır. Bu üçgenin herhangi bir ayağının zayıflaması diğerlerini de etkileyecektir.
Üstelik Güney Kafkasya bugün belki de onlarca yılın en önemli barış fırsatını yakalamış durumda.
Ulaştırma koridorları…
Enerji altyapısı…
Bölgesel ticaret…
Yatırım…
Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu arasında bağlantısallık…
Bütün bunlar bölgenin ekonomik coğrafyasını değiştirebilir.
Geçmişe ait tarihî cephelerin yeniden açılması ise tam da ihtiyaç duyulan diplomatik zemini zayıflatma riski taşımaktadır.
Tarih jeopolitiğin aracı olmamalı
İsrail, Ermeni “Soykırımı”nı onlarca yıl boyunca tanımadı. Bunun nedenlerinden biri Türkiye ile stratejik ortaklığıydı.
Bir diğer neden ise birçok İsrailli siyasetçinin Holokost’un Yahudi tarihindeki benzersiz yerini koruma anlayışıydı.
Bugün ise bu jeopolitik dengeler büyük ölçüde değişmiş durumda.
Bu da şu soruyu beraberinde getiriyor: Eğer bu karar değişmeyen ahlaki bir sorumluluğun gereğiyse neden yüz yıldan fazla beklendi?
Eğer değişen jeopolitik koşullar bu kararda etkili olduysa, tarih bir kez daha günümüz siyasetinin aracı hâline gelmiş olmuyor mu?
Bu ne tarihî hakikate ne de uzlaşmaya hizmet eder.
Tarih diplomasiyi aydınlatmalıdır; diplomasinin silahı olmamalıdır.
Tarihi siyasetçiler yazmamalı
Son yıllarda birçok ülke parlamentosu tarihî olaylar hakkında kararlar alıyor.
Bunun doğru yöntem olduğuna inanmıyorum.
Parlamentolar yasa yapar.
Mahkemeler hukuku yorumlar.
Tarihçiler tarihi araştırır.
Bunlar birbirinden farklı görevlerdir.
Gerçek tarih bilgisi, arşivler açıldıkça, yeni belgeler ortaya çıktıkça ve akademik çalışmalar ilerledikçe gelişir.
Devletler elbette ahlaki veya hukuki tutumlarını açıklayabilir.
Ancak siyasi tartışmalara konu olan tarihî meseleleri parlamentoların oylarıyla kesin hükme bağlamaya çalışmak son derece ihtiyatla yaklaşılması gereken bir yöntemdir.
Tarih siyasi kararlardan çok entelektüel özgürlüğe ihtiyaç duyar.
Türkiye, İsrail ve Ermenistan Yeniden Diyalog Kurmak Zorunda Kalacak
Uluslararası siyasette ebedi düşmanlıklar yoktur.
Türkiye, İsrail’i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülkeydi.
İki ülke uzun yıllar savunma, istihbarat, ticaret ve bölgesel güvenlik alanlarında son derece yakın stratejik ortaklık yürüttü.
Bugün ilişkiler ciddi biçimde bozulmuş durumda.
Yarın yeniden düzelebilir.
Aynı durum Ermenistan ile Azerbaycan için de geçerlidir.
Barış hâlâ kırılgandır.
Ama coğrafya değişmez.
Ortak çıkarlar da değişmez.
Enerji güvenliği…
Ulaştırma koridorları…
Ticaret…
İklim dayanıklılığı…
Yatırım…
Ekonomik kalkınma…
Bütün bunlar bugünkü siyasi gerilimlerden çok daha uzun ömürlü gerçeklerdir.
Gerçek devlet adamlığı, bugünün söylemlerinin yarının diplomasisini yok etmesine izin vermemektir.
Beş stratejik ders
Birincisi, tarihî trajediler günümüz jeopolitik rekabetinin araçları hâline getirilmemelidir.
İkincisi, hiçbir halk acı üzerinde tekel sahibi değildir. Ermenilerin, Yahudilerin, Azerbaycanlıların, Boşnakların, Filistinlilerin, Osmanlı Müslümanlarının ve daha birçok toplumun yaşadığı trajediler insanlığın ortak hafızasının parçalarıdır.
Üçüncüsü, tarihî meseleler öncelikle bağımsız akademik araştırmaların konusu olmalıdır. Devletler görüş açıklayabilir; ancak tarihi yeni bir jeopolitik mücadele alanına dönüştürmemelidir.
Dördüncüsü, Güney Kafkasya’da kalıcı barış, farklı tarihî hafızaları kabul ederken geleceği onların esiri yapmamaktan geçmektedir. Ekonomik entegrasyon, ulaştırma koridorları ve bölgesel iş birliği, rekabet eden mağduriyet anlatılarından çok daha sağlam bir gelecek sunmaktadır.
Beşincisi, gerçek liderlik geçmişi bugünkü rakiplere karşı seferber etmekte değil, tarihten ders çıkararak geleceğin çatışmalarını önlemektedir.
Altmış yılı aşan hayatım ve kırk yılı bulan diplomasi, enerji ve uluslararası ilişkiler tecrübem bana tek bir gerçeği öğretti.
Hafıza kutsaldır. Ama hafızanın siyasallaştırılması son derece tehlikelidir.
Tarih bize intikamı değil, tevazuyu öğretmelidir.
Kalıcı düşmanlıkları değil, uzlaşmayı teşvik etmelidir.
Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan ve İsrail halkları aynı stratejik coğrafyayı paylaşmaya devam edecekler.
Gelecekleri, geçmişi ne kadar ustalıkla silaha dönüştürdükleriyle değil; geçmişin üzerine çıkacak ortak aklı gösterip gösteremeyecekleriyle belirlenecektir.
Tarih hiçbir zaman diplomasinin silahı, mühimmatı olmamalıdır. Onun görevi bugünü aydınlatmak, geleceği geçmişin esiri hâline getirmek değil, geçmişten ders çıkararak daha güvenli bir gelecek kurmaktır.
Gerçek devlet adamlığının ölçüsü de geçmişi bugünün siyasi mücadelelerinde kullanmak değil, geçmişin geleceği rehin almasına izin vermemektir.