Başarılı bir insan, cesurdu, girişkendi, zekiydi, azimliydi, çalışkandı, disiplinliydi. Bu sıfatlar bir başarı tarifinin vazgeçilmez parçalarıydı. Ancak aynı soruyu kendilerini tanımlamaları için sorduğumuzda bambaşka bir tabloyla karşılaştık. Gençler, kendilerini “duygusal”, “uyumlu” ve “iyimser” olarak tanımlıyordu.
Başarılı olmanın gerektirdiği sıfatlardan uzak olduklarını düşünüyorlardı. Bu fark hepimizi düşündürmüş ve açıkça ifade etmek gerekirse, üzmüştü.
Aradan sekiz yıl geçti. Aynı soruları yeniden sorduk. Sonuçlar ilk seferden bile daha sarsıcıydı.
Gençler artık başarıyı zeka ya da azim sıfatlarıyla tanımlamıyordu. Başarı tanımında azim sıfatını söyleyenler yarı yarıya düşmüştü. Zekayı söyleyenler ise üçte bire düşmüştü. Disiplin? Onu söyleyenlerin oranı da neredeyse yok olmuştu.
Öne çıkan tek bir sıfat vardı: Sıra dışılık. Eğlenceli olmak ve farklı olmak, başarılı olmanın yeni tarifiydi. Cesaret, çalışkanlık, azim, disiplin? Bunlar, gençlerin dünyasında artık başarı lügatinden çıkmış gibiydi. Peki, bu dramatik değişimin sebebi neydi?
Dünyanın gençlere sunduğu hikayeler değişmişti. Artık emekten, özveriden, uzun bir yolculuktan bahseden hikayeler yoktu. Değerler unutulmuştu. Hayat, artık kısa yollarla tanımlanıyordu. Sosyal medya ve dijital platformlarda gördükleri “başarı” hikayeleri çaba ve disiplini görünmez kılmıştı. Satılan tek şey, sonuca ulaşmış bir imajdı: Eğlenceli, sıra dışı ve kolayca hayallerine ulaşmış personalar.
Bu hikayelerin ardında büyük emekler olmasına rağmen o emek hiçbir zaman anlatılmıyordu. Bilerek gizleniyor, kamera arkası hiçbir zaman gözler önüne serilmiyordu. Çünkü satılan, yolculuk değil, sonuçtu. Ve o sonuç daima hızlı, çarpıcı ve zahmetsiz bir şekilde sunuluyordu.
Bu durumda gençler şu algıyla büyüyordu: “Başarılı olmak için çalışkan olmaya gerek yok, sıra dışı ve eğlenceli ol yeter. Şans seni bir gün bulur.”
Peki kendilerine dair algıları? Bu alanda şaşırtıcı bir şekilde hiçbir şey değişmemişti. Gençler, 2016’da olduğu gibi, hâlâ kendilerini “duygusal”, “uyumlu” ve “iyimser” olarak tanımlıyordu.
Araştırmamız, 10 gençten yedisinin hayat amacını bilmediğini de ortaya koydu. Aynı oranda genç, kendisini herhangi bir konuda yetenekli bulmuyordu. Daha da kötüsü, 10 gençten yedisi, bugüne kadar hiçbir hayalini gerçekleştiremediğini ifade etmişti. Hayata dair heyecan ve motivasyonlarını, başarının kısa yollarla mümkün olduğu illüzyonunun altında kaybediyorlardı. Çünkü kendilerini ve hayatlarını sıra dışı bulmuyorlardı.
Eğer başarıya giden yol emek ve çabayla değil sıra dışı bir imajla tanımlanıyorsa, bu yarışı başlatmak için dahi gençler yeterli cesareti bulamıyordu. Bu durum, sadece bireysel hikayelerin değil toplumsal başarı anlayışımızın da çöküşüne işaret ediyordu.
Sonuç?
Değerlerden yoksun bir dünyada, gençlerin başarı tanımı değişirken kendi potansiyellerine inançları da giderek azalıyor. Başarı, yalnızca “sıra dışılık” ile eşleştirildiğinde, emeğin ve çabanın değeri yok oluyor. Gençler, kendilerini bu tabloya uyduramadıklarında baştan kaybedilmiş bir yarışta olduklarına inanıyor.