Bazen insanı asıl yoran yaşananlar değil, gün boyunca fark etmeden yanında taşıdığı şeyler olur.
Harvard Business Review Press’ten yayımlanan The Microstress Effect, modern hayatın en sessiz ama en yaygın yorgunluk biçimlerinden birine isim veriyor. Rob Cross ve Karen Dillon, uzun süre boyunca pek çok yönetici, lider ve başarılı çalışanla çalıştı. Şimdi bu soruyu araştırıyorlar:
Neden hayatımızda büyük bir kriz yokken bile bu kadar dağılmış, yorgun ve huzursuz hissediyoruz?
Bu kitabı okurken kendime ve etrafımdaki pek çok insana bakarken şunu fark ettim:
Bugün çoğumuz “çok stresliyim” demiyoruz. Bunun yerine daha belirsiz ama tanıdık cümleler kuruyoruz.
“Her şeye yetişiyorum ama hiçbir şey tam bitmiyor.”
“Zihnim hiç durmuyor.”
“Eskisi kadar net değilim.”
Kitap bu hissin kaynağını büyük travmalarda değil, gün içine dağılmış küçük ama sürekli yüklenmelerde arıyor. Yazarların tanımıyla mikro-stres, “çoğunlukla insanlardan gelen, çok kısa sürede ortaya çıkan, fark edilmesi zor ama biriktiğinde ciddi fiziksel, zihinsel ve duygusal sonuçlar yaratan stres anları.”
Bu tanım önemli. Çünkü mikro-stresi tehlikeli yapan şey bu görünmezliği.
Sorun çok büyük değil ama sürekli oluyor.
Mikro-stres tek başına bakıldığında neredeyse önemsizdir. Net olmayan bir mesaj. Son anda değişen bir beklenti. “Bir bakabilir misin?”diye başlayan ama sınırı hiç çizilmeyen talepler. Akşam saatlerinde gelen, acil olmayan ama zihni meşgul eden bir e-posta. Toplantıdan toplantıya geçerken arada kaybolan düşünceler.
Kitapta geçen şu cümle çok net:
People can handle small stresses one by one, but many of them together are too much.
İnsanlar küçük streslere ayrı ayrı katlanabilir, ama hepsi birikince başa çıkamaz.
Çünkü mikro-stres alarm sistemimizi çalıştırmaz. Büyük streslerde olduğu gibi “dur” dedirtmez. Vücut tehlike sinyali vermez, biz de devam ederiz. Ama yüklenme sürer.
Bu durumu izlerken aklıma Black Swan geliyor. Natalie Portman’ın karakteri tek bir büyük kırılma yaşamaz; yavaş yavaş çözülür. Her şey “kontrol altında” gibidir, ta ki olmadığını anlayana kadar. Mikro-stres de tam olarak böyle. Büyük bir olay değildir, sesini yükseltmez, ama için için yorar.
The Bear dizisinde de buna benzer bir gerilim var. Kimse “çok stresliyim” diye bağırmaz. Ama küçük baskılar zamanla artar, beklentiler büyür ve sonrasında kontrol etme isteği gelir. İzlerken rahatsız oluruz, çünkü tanıdık gelir. İnsanı en çok yoran şey büyük sorunlar değil, hiç geçmeyen küçük sıkıntılar olur.
Hatta iş dünyasında da sahne çoğu zaman aynıdır. Herkes “iyi niyetle” bir şey ister. Herkes “sen halledersin” der. Kimse bağırmaz, kimse açıkça zorlamaz. Ama bir noktada zihnin içinde şu cümle belirir:
“Ben ne zaman duracağım?”
Peki kendimize şu soruyu soruyor muyuz:
Aslında insanı asıl yoran şey işin kendisi mi, yoksa işi düşünürken zihnimizde oluşan o belirsizlikler mi?
En yıpratıcı mikro-stres: Kimliği aşındıran olan
Kitap, mikro-stresi üç ana başlıkta anlatıyor: kapasiteyi azaltan, duygusal gücü düşüren ve kimliği zayıflatan mikro-stresler.
Beni en çok etkileyen üçüncüydü.
Küçük stresler kapasiteyi azaltır, ama dinlenince geçer. Duygusal rezervi boşaltanlar zamanla fark edilir. Ama kimliği aşındıran mikro-stresler çok daha sessiz çalışır. Kimse bir sabah uyanıp da “artık ben değilim” diye düşünmez. Bunun yerine, insan hep biraz yabancı hisseder. Bu duygu hiç tam olarak geçmez.
Rob Cross bu konuyu şöyle açıklar:
Küçük stresler insanın kim olduğunu düşünme şeklini yavaşça bozar.
Yani insanın kendini nasıl hissettiği, farkında olmadan yavaşça kaybolur.
Bu tür mikro-stresler genellikle şu anlarda ortaya çıkar:
Her zaman her şeye yetişmek zorunda olunca
Kendi değerlerinizle örtüşmeyen küçük kararlar almaya devam edince
Size ait olmayan sorumlulukları “geçici” diye üstlendiğinizde
Bazen susmak, karşı çıkmaktan daha iyi olur.
Danışmanlık verdiğim liderlerde bu çok açık görünüyor. İşini seven ve etik değerlere önem veren insanlar zaman geçince daha çabuk tepki veriyor, daha çok kendini savunuyor ve sabırsızlaşıyor. Kimse büyük bir hata yapmamış gibi. Ama biri sürekli küçük tavizler vermiş gibi.
Bu noktada mikro-stres artık bir yorgunluk meselesi olmaktan çıkar; bir kimlik erozyonuna dönüşür. İnsan neye “evet” dediğini hatırlar ama neye “hayır” demediğini unutur.
Burada durup sormamız gerekir:
Günün sonunda yorgunluk mu var, yoksa kendini biraz eksik mi hissediyorsun?
Çözüm daha az çalışmak değil, daha iyi ilişkiler kurmak.
Mikro stres ile ilgili en yaygın yanlış, çözümü kişinin sadece kendi direncinde aramak. Daha iyi zaman yönetimi, daha fazla tatil, daha güçlü olmak…
Kitap açıkça şöyle diyor: Mikro stres bir kişiden çok ilişkileri etkiler.
Rob Cross’un araştırmaları önemli bir noktaya işaret ediyor: En iyi performans gösteren insanlar; yoğunluk içinde mikro-stresi nasıl taşıdıklarını ve yönettiklerini bildikleri için daha az yıpranıyor. Kurumsal hayatta erişilebilir olmak çoğu zaman bir zorunluluk. Bu nedenle mikro-stresi azaltan şey işi yavaşlatmak ya da talepleri görmezden gelmek değil; hangi taleplerin gerçekten işin parçası, hangilerinin alışkanlık ya da belirsizlik kaynaklı olduğunu ayırt edebilmek. Yani mesele çalışmanın miktarı değil, temasların zihinsel ve duygusal maliyetini fark edebilmek.
Bu fikir, ilk başta biraz karışık gelebilir. Çünkü çoğumuz ulaşılabilir olmayı, hızlı yanıt vermeyi, her şeye yetişmeyi doğru bir şey sandık. Ama bu davranış zamanla insanı parçalara ayırıyor, zihin yoruluyor ve insan içinde tükeniyor.
Burada mesele insanlardan uzaklaşmak değil.
İlişkilerde sınırların nerede olduğunu bilmek önemlidir.
Kendimize şu soruları sormadan mikro-stresle başa çıkmak mümkün değil:
Hangi insanlar bana iyi geliyor, hangileri beni yoruyor?
Hangi taleplere otomatik “evet” diyorum?
Kimlerin isteklerini yerine getirmek, beni kendi isteklerimden uzaklaştırıyor?
Cross ve Dillon’ın en açık söylediği şeylerden biri şu: Mikro stresi azaltmak için hayatı küçültmeye gerek yok. İlişkileri açıkça görmek yeterli.
Mikro-stres zamandan çok ilişkiyle ilgili bir durumdur.
Ben mikro-stresi bir zaman yönetimi sorunu olarak görmüyorum. Mikro stres bence, ilişkilerde sınırlar net olmayınca yaşanan bir yorgunluk gibi.
Bugün pek çok insan “zamanım yok” diyor ama mesele zaman değil. Buradaki ana sorun, zihni kimlerin, ne zaman ve nasıl kontrol ettiği. Her zaman ulaşmak, her mesajı cevaplamak, her işi gören kişi olmak... Bunlar insanın farkında olmadan kendine bir kimlik oluşturmasına sebep oluyor. Ve bir süre sonra insan, kendi hayatının yöneticisi olmaktan çıkıp herkesin beklentisinin yöneticisi haline geliyor.
Mikro-stres zaten burada başlıyor. Büyük bir sorun olmaz, küçük tavizlerle işler çözülür. Bir mesajı biraz geç cevaplayamamakla. Bir beklentiyi netleştirememekle. “Hayır” demeyi sürekli ertelemekle.
Belki de asıl mesele daha az yapmak değil. Daha farkında şekilde bağlanmak. Kiminle, ne zaman, ne kadar.
Bazen insan en çok büyük bir yükten kurtulunca değil, kimsenin fark etmediği küçük bir sıkıntıdan çıkınca rahatlar.
Leonard Cohen’in Everybody Knows şarkısının o daha sessiz, daha insani tarafı aklıma geliyor. Şarkının özünde bir bağırış yoktur; daha çok yorgun bir kabulleniş vardır. İnsanların içten içe bildiği ama dillendirmediği bir ağırlık hissi.
Dürüstçe söylersek, Cohen sanki şunu fısıldar gibidir:
Herkes biliyor, kalbin biraz yorgun.
Herkes şunu bilir, yük çoğunlukla aynı kişinin üstünde olur.
Herkes bilir, ses yapmadığını
Herkes bilir…
Mikro-stres de tam olarak böyledir. Yük ağır değildir belki, ama hep aynı yerde durur.