Arama

Bir üniversiteyi yaşatmak, bir medeniyeti yaşatmaktır

Türkiye’de üniversiteler üzerinden yürüyen tartışmaların yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ülkenin akademik itibarı, kurumsal hafızası ve gelecekteki rekabet gücü açısından da kritik sonuçlar doğurduğunu vurgulayan bu yazı; üniversitelerin birer eğitim kurumundan öte, Türkiye’nin entelektüel sermayesi ve uluslararası güven algısının temel taşı olduğunu savunuyor.

24 Mayıs 2026, 14:30

Ben mi başka bir dünyada yaşıyorum bilmiyorum…

Ama bugünlerde üniversitelerle ilgili yaşanan tartışmalara bakınca insan ister istemez şunu düşünüyor:

Dünyanın gelişmiş ülkeleri üniversitelerini bir “milli servet” gibi korurken, biz neden onları bazen sıradan idari kurumlar gibi görüyoruz?

Çünkü mesele yalnızca bir üniversitenin hukuki statüsü ya da yönetim yapısı değil.

Mesele Türkiye’nin dünyaya verdiği zihinsel ve kurumsal güven mesajıdır.

Üniversiteler sadece kampüs değildir

Hala öğrenim yılı devam ederek faaliyetine üç satır bir kararname ile son verilen, öğrencileri başka bir üniversiteye devredilen İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi kurumlar yalnızca bina, tabela veya diploma veren yerler değildir.

Onlar aynı zamanda bir ülkenin:
entelektüel sermayesi,
uluslararası vitrini,
yumuşak gücü,
akademik hafızasıdır.

1990’ların sonunda Bilgi Üniversitesi ortaya çıktığında Türkiye farklı bir ruh hâli içindeydi.

Daha dışa açık…
Daha özgüvenli…
Dünya ile daha entegre olmayı hedefleyen bir Türkiye vardı.

Bilgi yalnızca yeni bir üniversite olmadı.

Farklı düşüncelerin konuşulabildiği…
Uluslararası akademisyenlerin ders verdiği…
Sanatın, hukukun, iletişimin ve sosyal bilimlerin güçlü şekilde temsil edildiği yeni bir zihinsel alan yarattı.

Bugün dünyanın birçok yerinde Bilgi mezunlarına rastlıyorsunuz:
Londra’da…
Dubai’de…
Brüksel’de…
New York’ta…
Şanghay’da…

Bu yüzden mesele sadece bir kampüsün açık kalması değildir.

Sahiplerinden bağımsız olarak bir akademik markanın itibarıdır.

Dünyanın büyük devletleri üniversitelerini neden koruyor?

Bugün Avrupa’ya gidin…

University of Bologna yaklaşık bin yıllık.
University of Oxford neredeyse 900 yıldır ayakta.
University of Cambridge sekiz asrı devirdi.
Sorbonne University Fransa’nın entelektüel omurgası hâline geldi.

Bu üniversiteler savaşlar gördü.
Krallar devrildi.
İmparatorluklar çöktü.
Faşizm geçti.
Komünizm geçti.
Dünya savaşları yaşandı.
Finansal sorunlarla karşılaştılar.

Ama üniversiteler yaşatıldı.

Çünkü gelişmiş devletler şunu biliyordu:

Bir üniversite sadece bina değildir.
Bir ülkenin hafızasıdır.
Medeniyet birikimidir.
Uzun vadeli rekabet kapasitesidir.

Bugün Harvard University sadece zengin olduğu için güçlü değildir.

O kuruma duyulan saygı yüzünden güçlüdür.

Aynı şey Massachusetts Institute of Technology, Stanford University, Tsinghua University ve University of Tokyo için de geçerli.

Çin bugün teknoloji devi olmak istiyorsa önce üniversitelerine yatırım yapıyor.

Körfez ülkeleri, Kore ve Singapur milyarlarca doları dünyanın en iyi üniversiteleriyle ortaklıklara harcıyor.

Çünkü geleceğin savaşlarının yalnızca tankla değil;
bilgiyle,
yapay zekâyla,
teknolojiyle,
bilimle yapılacağını biliyorlar.

Hukuk başka, kurumsal hafıza başka

Elbette hiçbir kurum hukukun üstünde değildir.

Eğer ortada mali sorunlar, yönetim problemleri veya hukuki ihlaller varsa devlet müdahale eder, çözümler şeffaf ve hesap verilebilir şekilde. Mülkiyet el değiştirir öyle gerekiyorsa.

Ama modern devlet refleksi ile kurumsal hafızayı zedelemek aynı şey değildir.

Dünyanın gelişmiş ülkelerinde devletler çoğu zaman kişileri değiştirir ama kurumları yaşatmaya çalışır.

Çünkü kurum yapmak zordur.
Yıkmak kolaydır.

Bir üniversiteyi kurmak bazen onlarca yıl sürer.

Ama o itibarı kaybetmek için bazen birkaç manşet yeterlidir.

Ve uluslararası dünya detayları uzun uzun incelemez.

Manşete bakar.

“Türkiye’de köklü bir üniversiteyle ilgili kriz yaşanıyor, kapatıldı.”

İşte dünyaya giden mesaj budur. Gerisini okumaz bile.

Asıl mesele beyin gücüdür

Türkiye bugün çok kritik bir eşikte.

Dünya artık yapay zekâ, biyoteknoloji, kuantum teknolojileri, enerji dönüşümü ve dijital rekabet çağında ilerliyor.

Bu çağda üniversiteler yalnızca diploma veren kurumlar değildir.

Ekonomik güç merkezleridir.
Teknoloji üsleridir.
Milli rekabet altyapılarıdır.

Türkiye’nin en büyük meselesi artık yalnızca enerji, savunma veya finans değildir.

İnsan sermayesidir.

En parlak gençlerimizi hep dışarı kaçıyor, geri dönmüyor, geride kalanları elimizde tutabilecek miyiz?
Bilim insanlarımız neden burada kalmak istesin?
Yabancı akademisyen neden Türkiye’ye gelsin?
Uluslararası öğrenci neden Türkiye’yi tercih etsin?

Bunların cevabı yalnızca maaş değildir.

Kurumsal güven duygusudur.
Özgür düşünce ortamıdır.
Akademik itibardır.

Üniversiteler çökerse gelecek sessizce çöker

Bir ülke üniversitelerine nasıl davranıyorsa aslında geleceğine de öyle davranıyordur.

Çünkü üniversiteler sadece bugünü değil, gelecek kuşakları üretir.

Bazı kurumlar vardır…
Onları inşa etmek yüz yıl sürer.
Yıkmak ise bazen tek bir karara bakar.

Belki de asıl korkmamız gereken şey yalnızca üniversitelerin zayıflaması değildir.

Toplumun buna alışmasıdır.

Çünkü bir ülke düşünce alanlarını, akademik çoğulculuğunu ve entelektüel özgüvenini kaybetmeye başladığında;
uzun vadede ekonomik rekabet gücünü de,
yaratıcılığını da,
medeniyet iddiasını da kaybetmeye başlar.

Türkiye hâlâ çok güçlü bir insan kaynağına sahip.

Ama o insan kaynağını korumak, geliştirmek ve dünyaya bağlamak zorundayız.

Çünkü bir üniversiteyi yaşatmak aslında sadece bir kurumu değil…

Bir medeniyet iddiasını yaşatmaktır.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok