Yaz biterken sonbaharın serin rüzgarları eşliğinde, ada vapurundaki kitap okumalarına hızla devam ediyorum. Yeni kitabına ilgiyle başladığım yazar Asuman Kafaoğlu-Büke ile sanat eserlerindeki kadın figürlerini anlattığı "Tablodaki Kadın" kitabının Edebiyat Kıraathane binasındaki bir söyleşisinde tanışmıştım.
Yazarımızın yakın dostu oyuncu - yönetmen Ayşe Lebriz Berkem ile yaptığı podcast serisinden ilham alınarak kitaba dönüştürülen "Antikçağda Kadın Olmak", yaşadığımız dönemden binlerce yıl önce kadınların öykülerini anlatıyor; kutsal ve edebi metinlerden halk söylencelerine, resimlerden heykellere uzanan farklı temsilleri üzerinden de yeniden yorumluyor.

Mitolojiye olan ilgim nedeniyle, merakla okuduğum bu kitap dört bölümden oluşuyor. Birinci bölüm “Zor Kadın” başlığını taşıyor ve Havva, Medea, Kassandra ve Salome’yi ele alıyor. İkinci bölüm “Zaten Yoktular” başlığıyla Galatea, Daphne ve Penelope gibi kadınlara uzanıyor. Üçüncü bölüm “Kırık Kalpler ”de Dido, Ariadne ve Helen var. Son bölüm ise “Ruhun Ateşi” başlığı altında Venüs, Euridike ve Kharitler ile tamamlanıyor.
Antikçağda Kadın Olmak okudukça düşündüren bir kitap. Günümüz kadınlarının yaşadığı birçok sorunun kökenine inerken mitolojiden, kutsal metinlerden ve halk söylencelerinden çokça konuya değiniyor. Ancak bunu yaparken yalnızca geçmişte yaşamış kadınların hikayelerini anlatmakla kalmıyor; bu hikayelerin nasıl anlatıldığına da bakıyor.
Mesela ilk kadın Havva’nın, tüm insanların annesi sayılacak kadar önemli bir karakter olmasına rağmen üzerine büyük bir suç yüklenmiş olması… Doğu masallarında ve mitolojilerde oğlunu öldüren babalara da rastlanırken, çocuklarını öldüren kişi Medea olduğunda anlatının nasıl değiştiği… Kadın hikayelerinin yüzyıllar boyunca hangi bakış açısıyla anlatıldığı üzerine düşünülmesi gereken yorumlar bunlar.
Antik çağda kadın olmanın anlamı üzerine düşünüldüğünde ister tarihi ister kurgusal olsun, kadınların hayatlarının özellikle aşk ilişkileri söz konusu olduğunda nasıl karmaşıklaştığı görülüyor. Okuduğumuz destanlar ve söylenceler, bir yandan kadınların yaşadığı hayat koşulları hakkında fikir verirken diğer yandan onların çağlar boyunca belli ikonografiler içinde temsil edildiğini gösteriyor.
Mesela; Ariadne uyurken, Dido intihar ederken, Venüs güzelliği ve aşkı temsil ederken karşımıza çıkıyor. Bir kadının hikayesi zamanla bir görüntüye, bir görüntü ise kalıplaşmış bir kadınlık fikrine dönüşebiliyor. İşte kitabın sanat tarihi açısından benim için en dikkat çekici taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor.
Kitapta, sanat tarihinin ünlü ressamlarına ait 58 farklı eser üzerine yapılan yorumlar da yer alıyor. Akademik dili popüler anlatımla buluşturan yaklaşımı sayesinde kitap, bu eserlerle ilk kez karşılaşacak okurlara da, konuya hâkim olanlara da hitap ediyor.
Kitabı okurken sıkılmadan mitoloji, tarih, sanat tarihi, felsefe ve edebiyat arasında dolaşırken, antik çağın kadın figürlerini erkek egemen anlatıların ötesinde yeniden okumaya başlıyorsunuz.
Belki de kitabın asıl sorusu yalnızca “Antik çağda kadın olmak ne demekti?” değil… Binlerce yıldır kadınları nasıl gördüğümüz, onların hikayelerini nasıl anlattığımız ve hangi kadın hikayelerini hatırlamayı seçtiğimiz. "Antikçağda Kadın Olmak" bu yüzden yalnızca geçmişteki kadınlara bakmıyor. Bir anlamda bugün kadınlara nasıl baktığımızı da sorgulatıyor.
Ada vapuru kıyıdan uzaklaşırken kitabın son sayfalarını kapatıyorum. Binlerce yıl önce yaşamış ya da hikayeleri binlerce yıl boyunca anlatılmış kadınlar zihnimden geçiyor. Havva, Medea, Dido, Ariadne, Venüs…