;
Arama

Amerikan gölgesinde 38. Avrupa Film Ödülleri

Berlin’deki 38. Avrupa Film Ödülleri gecesini yerinde izledim. Kırmızı halı törenini, salonda yaşananları ve Spree kıyısındaki after partinin nabzını yerinde tuttum. Yaşananlar ironik ama anlamlıydı.

20 Ocak 2026, 18:00 Güncelleme: 20 Ocak 2026, 18:44

Avrupa, Trump döneminde bir şeyi net anladı. Siyasi özerklik artık lüks değil, mecburiyet. ABD, artık Avrupa’nın arkasında değil. Brüksel’in “stratejik özerklik” konsepti, birleşik Avrupa ordusu planları, “Başımızın çaresine bakmalıyız” lafları, hep aynı duygunun ifadeleri.

Kimseden kimseye fayda yok. Avrupa aynı şekilde sinemada da ABD’den özerkleşmek istiyor. Bu yüzden 38. Avrupa Film Ödülleri, ilk kez aralık ayından ocak ayına taşındı. Artık Golden Globe ve Oscar’lardan önce değil. İkisinin arasında. Yani Hollywood’un habercisi olmak istemiyor, özerk bir Avrupa vitrinine dönüşmek istiyor. Bu ruh hali Berlin’deki geceye daha kapıdan girerken yansımıştı.

Her şey iyiydi hoştu. Fakat bu ne perhiz bu ne lahana turşusuydu. Avrupa sinemasının özerklik arayışı, Amerikalıların binasında yaşanıyordu. Haus der Kulturen der Welt’i Berlin’i işgal eden Amerikalılar 1950’lerde yapmıştı. Hatta Kennedy Berlin’e geldiğinde burada konuşmuştu. Yani Avrupa, Amerika’nın gölgesinden, Amerikalıların binasında mı kurtulacaktı? Genç kız babasına “Artık sen bana karışamazsın, kendi ayaklarımın üzerinde duracağım” diyordu. Ama bu konuşmayı hâlâ yaşadığı babasının evinde yapıyordu. Gecenin bütün hikayesi buydu.

Haus der Kulturen der Welt

Arka plan da aynı arayışı gösteriyor. Ingmar Bergman, Wim Wenders Avrupa Film Akademisi’ni kurarken amaç Hollywood’un domine ettiği ödül ekonomisine karşı Avrupa’nın kendi hikayelerini parlatmasıydı. Oscar’lar 1929’dan, Golden Globe’lar 1944’ten beri vardı. Atı alan Hollywood’u geçmişti. Avrupa Film Akademisi geç doğmuştu.

5 bin akademi üyesinin oy kullandığı bu yarışmanın töreninde sahneye ilk çıkan İranlı yönetmen Jafar Panahi oldu. Bütün salon birden ayağa fırladı. Dakikalarca alkış kıyamet yaşandı. Panahi’nin konuşmasına hayret ettim. Önce İran’daki rejim karşıtı protestolara destek verdi. Sonra adres göstermedi ama İran’a dışarıdan bir müdahale çağrısı yaptı.

Avrupa’nın birleşik bir ordusu olmadığına göre İran’a böyle bir müdahaleyi kim yapabilirdi? Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Rusya’yla Çin’in onayı alınmadan adım atılamazdı. İran onların müttefiki olduğundan müdahaleye yanaşmazlardı. Geriye kalan tek seçenek ABD’nin tek taraflı müdahalesiydi. Yani ABD hegemonyasına direnen bir ödül töreninde İranlı bir yönetmen dolaylı da olsa ülkesine ABD müdahalesi istiyordu. Böyle bir ironi olabilir miydi?

Jafar Panahi

Bir başka ironi tam alafranga usuldü. Panahi’nin konuşmasındaki alkışa bakınca, filminin de ödülleri toplayacağını sanmıştım. Öyle ya “Sadece Bir Kazaydı” filminin konusu cuk oturuyordu: İran’da rejim tarafından işkenceye uğrayan eski bir mahkumun hikayesi. Gel gör ki iş başka arkadaşlık başka. Panahi’yi dakikalarca ayakta alkışlayan akademi üyeleri, iş filmine oy vermeye gelince “Yok öyle yağma” deyip filmi pas geçivermişti. Alkış boldu ama ödül yoktu. Bu işler böyledir.

Gecede ipi Joachim Trier’in işlevsiz aile ilişkilerini ele aldığı “Manevi Değer” filmi göğüsledi. En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi senaryo, en iyi kadın oyuncu, en iyi erkek oyuncu, özgün müzik derken geceyi süpürdü. Geriye kayda değer bir ödül bırakmadı.

Joachim Trier

Paolo Sorrentino’nun Lütuf’u da Yorgos Lanhtimos’un Bugonia’sı da en iyi makyaj, en iyi kostüm gibi tırıvırı bir ödül dahi alamadı. Malum mu olmuştu ya da kazanamayacaklarını mı sezmişlerdi bilinmez, iki usta yönetmen de geceye katılmadı.

Yarım saatlik arada patlamış mısır, ıspanaklı-patatesli börek ve limoncello servis edildi. Tören sonrası basın toplantısı başladı. Bir gazeteci, Trump’ın “Grönland” çıkışını sorunca en iyi aktör ödülünü alan Stellan Skarsgård çok kızdı: “Ben siyasetçi miyim, bu ne kadar absürd bir soru!” Buraya kadar her şey normaldi. Hakikaten bir aktöre doğrudan siyasi gündemi sormak ne alakaydı.

Stellan Skarsgård ve Renate ReinsveSkarsgård, Avrupa Film Akademi’sinin dışişleri bakanı mıydı? Acaip olan Skarsgård’ın önce bunu söyleyip arkasından ağzına geleni söylemesiydi: "Bu Trump bir megalomandır. Venezuela’yı Chevron şirketinin menfaatleri için işgal etti. Şimdi yeraltı mineralleri için gözünü Grönland’a dikti. Orayı da alacak!"

Hesapta Doğu’da nepotizm, Batı’da liyakat esastı. Gel gör ki yaşamboyu başarı ödülü Avrupa Film Akademisi’nin kurucularından Ingmar Bergman’ın sevgilisine verildi. Zamanında birçok Bergman filminin başrolü olan Liv Ullmann 87’sine gelmişti.

Yönetmen-oyuncu ilişkisi bu işin fıtratında var, bunda şaşılacak bir şey yok. Tim Burton da sevgilisi Helena’yı oynatmıyor muydu? Fellini özbeöz karısına az mı başrol vermişti?

Liv, ödül için sahneye çıktığında konu nasıl olduysa yine Amerika’ya geldi: "Ben Norveçliyim. Norveç olarak Venezuelllalı muhalif Maria Machado’ya Nobel Barış Ödülü verdik. O da aldığı ödülü Trump’a ithaf etti. Biz gerektiğinde o ödülü geri almayı biliriz."

Liv Ullman

Ve final… Tören sonrası parti, Weltwirtschaft Restaurant’taydı. Spree nehrine karşı menüde tane karabiberli soslu biftek, humuslu pita, karamelize soğanlı köz patlıcan vardı. Arkasından vişneli karaorman pastası geldi. İşin ironisi dans ederken bir şeyi fark ettim. DJ kabininden gelen parçaların çoğu Amerikan yapımıydı. Avrupa kendi kültürel egemenliğini ilan etmeye çalışıyor. Yalnız bina Amerikan, müzik Amerikan, gündem Amerikan oluyor. Bu kafayla Avrupa’nın otonomi fikri ahirete kalıyor.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok