Venedik Bienali bu yıl yalnızca çağdaş sanatın konuşulduğu bir organizasyon değil; aynı zamanda dünyanın siyasal gerilimlerinin, kültürel güç ilişkilerinin ve elit ağlarının birbirine karıştığı yoğun bir atmosfere dönüşmüş durumda. Giardini’ye Grand Canal üzerinden yaklaşırken bunu daha içeri girmeden hissediyorsunuz.
Bienalin girişindeki eski Carlo Scarpa gişe yapısına yerleştirilen, parçalanmış Filistin bayrağını andıran kumaş yerleştirmesi, bu yılın tonunu daha ilk dakikada veriyor. Üstelik iş öyle yerleştirilmiş ki çoğu ziyaretçi fark etmeden geçip gidiyor; sonra geri dönüp yeniden bakmak zorunda kalıyor. Bienalin bu yılki ruhu da biraz böyle işliyor: yüksek sesli sloganlardan çok, düşük frekansta ama sürekli hissedilen bir gerilim hakim.
Koyo Kouoh’un ölümünden önce şekillendirdiği “In Minor Keys” yaklaşımı tam olarak bunun üzerine kurulu. Büyük politik sloganlar yerine bastırılmış öfke, kırılganlık, aidiyet, göç, hafıza ve dışlanmışlık hissi ön planda tutuluyor. Ancak Venedik Bienali’nin ironisi de burada başlıyor. İçeride kapsayıcılık ve görünürlük konuşulurken dışarıda dünyanın gerçek jeopolitik krizleri bienalin içine doğrudan sızıyor.

Bunu anlamak için pavyonların önünde birkaç dakika geçirmek yeterli. Özellikle Rusya Pavyonu çevresindeki protestolar bienalin en çok konuşulan görüntülerinden biri haline gelmiş durumda. Ukrayna savaşı sonrası Rusya’nın kültürel alandaki varlığı hâlâ ciddi tartışma yaratıyor ve protestocuların önemli kısmı tam olarak buna odaklanıyor. Bienalin “evrensel sanat dili” söylemi ile dünyanın sert siyasi gerçekliği arasındaki çatışma, en görünür halini burada alıyor.
Ama Venedik Bienali’nin asıl dikkat çekici tarafı, bütün bu politik atmosferle elit sanat dünyasının aynı anda var olması. Sabah Rusya Pavyonu önünde protestoları izleyip birkaç saat sonra Grand Canal kıyısında prosecco eşliğinde Basel satışlarının konuşulduğu bir koleksiyoner davetine geçiyorsunuz. Akşam Cipriani’de, Aman Venice’te ya da Gritti Palace’ın Bar Longhi’sinde galericiler, müze yöneticileri, moda dünyası ve milyarder koleksiyonerler buluşurken; birkaç sokak ötede aktivistler slogan atıyor. Bienal haftasında Venedik’in sosyal haritası neredeyse Art Basel, Cannes ve Davos’un karışımı gibi çalışıyor.

Bu yüzden bienali yalnızca sergiler üzerinden okumak eksik kalıyor. Çünkü Venedik’te asıl mesele çoğu zaman pavyonların dışında yaşanıyor. Palazzo davetleri, fondasyon yemekleri, yacht buluşmaları ve otel barlarındaki sohbetler de bienalin bir parçası haline geliyor. Harry’s Bar’da Bellini içen eski Avrupa koleksiyonerleriyle St. Regis çevresindeki yeni teknoloji milyarderleri aynı akşam içinde karşılaşabiliyor.
Bütün bunların ortasında bienalin kendisi ise hâlâ ciddi biçimde politik. Pembe dumanlarla yapılan performanslar, protesto yürüyüşleri ve “aidiyet”, “sınır”, “hafıza” gibi kavramlar etrafında şekillenen işler, klasik bienal estetiğini daha aktivist bir dile yaklaştırıyor. Ama bunu bağırarak değil, daha düşük tonda yapıyor. Sohrab Hura’nın gündelik hayatın kırılganlığını anlatan pastel resimleri ya da Vera Tamari’nin zeytin ağaçları üzerinden kurduğu sessiz hafıza dili, bazen en sert sloganlardan bile daha etkili hissediliyor.

Ve belki de Venedik Bienali’nin hâlâ bu kadar önemli olmasının nedeni tam olarak bu. Çünkü burada yalnızca sanat görmüyorsunuz. Aynı anda protestoları, jeopolitiği, oligarkların yıllarca kurduğu kültürel ağları, koleksiyonerleri, aktivistleri ve Avrupa’nın eski aristokrat estetiğini de izliyorsunuz. Bienal artık yalnızca içerideki eserlerle değil, pavyonların önünde yaşananlarla da konuşuluyor.