Pekin’e ilk kez genç bir diplomatken gittiğimde, takvimler 1989’u gösteriyordu.
Sokaklarda otomobilden çok bisiklet vardı. Dün gibi hatırlıyorum: Sabit kırmızı telefon için insanlar aylarca bekliyor, mahallede ortak kullanılan, üzeri dantel örtülü telefonun önünde kuyruklar oluşuyordu.
Yabancılara ayrılmış birkaç mağaza dışında kaliteli gıda, mobilya ve elektronik malzeme bulmak zordu. Yollardaki “en iyi” araçlar, benimkiler dâhil, ithal edilmiş eski Volkswagen’lerdi. Yerli otomobiller güvensiz, konforsuz ve kısa ömürlüydü. Bilgisayar, cep telefonu, internet, klima… Bunların hepsi dar bir kesimin erişebildiği lükslerdi.
Ama bütün bu geri kalmışlığın içinde çok net bir gerçek hissediliyordu: Devletin kafasında uzun soluklu bir gelecek tasarımı vardı. Kimsenin acelesi yoktu; fakat herkes nereye yürüdüğünü biliyordu.
Sokaktan tarlaya, fabrikadan ofise: Refahın yayılması
Bugün 2026 Çin’ine baktığımızda, teknoloji yalnızca CEO’ların, metropollerdeki elitlerin değil; sokaktaki, tarladaki, fabrikadaki milyonlarca insanın günlük hayatının parçası hâline gelmiş durumda. Kırsal bölgelerde çiftçi, akıllı telefonundan hava durumunu, toprak nemini ve ürün fiyatlarını takip ediyor. Tarım dronlarıyla ilaçlama yapılıyor, sensörlerle sulama otomatik yönetiliyor. Küçük kasabalarda bile 5G altyapısı sayesinde dijital ödeme, uzaktan eğitim ve tele-sağlık hizmetleri yaygınlaşıyor.
1989’da kişi başına yıllık gelir 400 dolar civarındayken, bugün yüz milyonlarca insan orta sınıfa yükselmiş durumda. Doğu kıyı eyaletlerinin millî geliri birçok Avrupa ülkesini geride bırakıyor.
Bu sadece gelir artışı değil; teknolojik erişimin topluma yayılması demek. Akıllı telefon, elektrikli motosiklet, internet bağlantısı ve dijital bankacılık artık ayrıcalık değil, gündelik hayatın normali.
Fabrikada akıllı üretim, sahada dijital emek
Sanayideki dönüşüm bu yaygınlaşmanın en somut göstergesi. 1989’da emek yoğun ve düşük katma değerli üretim yapan fabrikalar, bugün robotlar, yapay zekâ destekli kalite kontrol sistemleri ve otonom lojistikle çalışıyor. İşçi artık yalnızca kol gücüyle değil, tabletler ve yazılımlarla üretimi yönetiyor. Verimlilik artışı ücretlere ve yaşam standardına doğrudan yansıyor.
Bu değişim Çin’i “dünyanın atölyesi” olmaktan çıkarıp “dünyanın akıllı fabrikası”na dönüştürdü. Üstelik bu sadece birkaç teknoloji parkında değil, ülke sathına yayılmış bir sanayi ekosistemi olarak gerçekleşti.
Askeriye ve güvenlikte teknolojik sıçrama
Çin’in teknoloji hamlesinin bir diğer kritik boyutu savunma ve güvenlik alanı. Yapay zekâ destekli komuta-kontrol sistemleri, hipersonik füzeler, uzay tabanlı gözetleme, siber savunma altyapıları ve insansız hava-deniz araçları, ordunun doktrinini kökten değiştirdi. Artık caydırıcılık sadece asker sayısıyla değil, veri üstünlüğü ve algoritmik hızla ölçülüyor.
İç güvenlik ve istihbarat kurumları da büyük veri, yüz tanıma, kuantum iletişim ve siber analiz teknolojileriyle donatılmış durumda. Bu kapasite yalnızca iç istikrarı değil, dış stratejik dengeyi de etkiliyor. Batı’da artan “Çin teknolojisi” tedirginliğinin arkasında da bu gerçek yatıyor: Çin artık sadece ekonomik değil, askerî-teknolojik bir rakip.
Devlet aklı ve toplumsal seferberlik
Bu dönüşümün ayırt edici yönü, teknolojinin dar bir elit projesi değil, topyekûn bir toplumsal seferberlik olarak kurgulanmasıdır. Eğitim sistemi milyonlarca mühendis ve teknisyen yetiştirirken, devlet Ar-Ge’yi stratejik öncelik ilan etti. Yabancı teknoloji önce öğrenildi, sonra geliştirildi, ardından yerli alternatifler yaratıldı. Bugün cep telefonundan bataryaya, hızlı trenden yapay zekâ çiplerine kadar “Made in China” ifadesi artık ucuzluğun değil, ileri teknolojinin simgesi.
Batı’nın tedirginliği nereden geliyor?
Batı dünyasında Çin’in teknoloji atılımına yönelik artan kaygı, salt ticari rekabetten kaynaklanmıyor. Asıl mesele, teknolojinin jeopolitik güç projeksiyonunun ana aracı hâline gelmesi. 5G’den yapay zekâya, yarı iletkenlerden kuantum iletişimine kadar her alanda standart belirleme iddiası, küresel güç dengesini doğrudan etkiliyor.
Bir zamanlar ucuz işgücüyle sisteme entegre edilen Çin, bugün o sistemin kurallarını yeniden yazabilecek kapasiteye ulaşmış durumda.
Türkiye için büyük ders
1990’ların başında, TÜSİAD için hazırladığım ve Türkiye’de bu alandaki ilk çalışma olan “Yeni Ekonomik Süper Güç Çin ve Türkiye” başlıklı raporda, Çin’in uzun vadeli teknoloji ve insan sermayesi stratejisinin örnek alınması gerektiğini vurgulamış, somut tavsiyeler geliştirmiştim. Bugün geldiğimiz noktada, o tespitlerin hâlâ geçerliliğini koruduğu çok daha net görülüyor.
Çin’in 1989’dan 2026’ya uzanan hikâyesi bize şunu gösteriyor: Teknoloji, sadece zenginlerin değil, toplumun tamamının erişebildiği ölçüde stratejik güç üretir. Sokaktaki vatandaşın, tarladaki çiftçinin, fabrikadaki işçinin teknolojiyle buluşmadığı bir ülkede sürdürülebilir bir inovasyon ekosistemi kurulamaz. Çin, geliri artırırken teknolojiyi tabana yaydı; tabana yayarken de jeopolitik gücünü pekiştirdi. Askeriye, güvenlik kurumları, sanayi ve günlük hayat aynı dijital omurga üzerinde yükseliyor.
“Orta Krallık” bir sabah uyanıp teknoloji devi olmadı. Kırk yıla yayılan bir devlet aklı, insan sermayesine yapılan sistemli yatırım ve teknolojiyi vitrinle sınırlamayarak sokağa, tarlaya, fabrikaya ve kışlaya indiren bütüncül bir vizyon sayesinde bu noktaya geldi. Batı’nın asıl kaygısı da burada başlıyor: Çin artık sadece büyüyen bir pazar değil, teknolojiyi toplumsal ve stratejik güce dönüştürmüş bir küresel aktör.
Türkiye–Çin teknoloji iş birliği için üç somut öneri
Birincisi, yapay zekâ, batarya, elektrikli araç ve akıllı şebekeler gibi alanlarda ortak Ar-Ge merkezleri kurulmalı; Türk mühendisleri Çin’in ölçek ve hız avantajıyla, Çinli firmalar da Türkiye’nin bölgesel pazar erişimiyle buluşturulmalıdır.
İkincisi, savunma-sivil çift kullanımlı teknolojilerde (uydu, dron, siber güvenlik, sensör sistemleri) ortak üretim ve tedarik zinciri entegrasyonuna gidilerek Türkiye’nin teknoloji tabanı derinleştirilmelidir. Elbette bu adımlar atılırken ABD ve NATO çerçevesindeki dengeler de hassasiyetle gözetilmelidir.
Üçüncüsü, insan kaynağı boyutu ihmal edilmemeli; Çin’in önde gelen teknoloji üniversiteleriyle ortak doktora programları, mühendis değişim projeleri ve girişim sermayesi fonları üzerinden genç Türk girişimcilerin Çin ekosistemine erişimi sağlanmalıdır.
Çin’in tecrübesi bize şunu söylüyor:
Teknoloji kader değil, tercihtir.
Ve doğru ortaklarla, doğru alanlarda, uzun vadeli bir stratejik vizyonla yüründüğünde bu tercih, bir ülkenin geleceğini kökten değiştirebilir.
Bizim için de tek yol budur.