Diplomasinin görünmeyen ama en etkili araçlarından biri hediyedir. Devletler yalnızca imzaladıkları anlaşmalarla, yaptıkları konuşmalarla veya yayımladıkları bildirilerle değil; seçtikleri armağanlarla da birbirlerine ve dünyaya mesaj verirler. Bazen tek bir obje, uzun bir konuşmanın anlatamadığını anlatır; bazen de iyi niyetle uzatılan bir armağan, beklenmedik tartışmaların merkezine oturur.
Bir tabancanın anlattıkları
Ankara’da gerçekleştirilen NATO Liderler Zirvesi’nin ardından savunma harcamaları, Ukrayna savaşı, Rusya, Çin ve ittifakın geleceği kadar başka bir konu da uluslararası medyanın dikkatini çekti: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bazı liderlere takdim ettiği tabancalar.
Türkiye’de birçok kişi bunu köklü devlet geleneğinin doğal bir uzantısı olarak değerlendirdi. Yabancı basında ise farklı yorumlar yapıldı; kimileri güçlü bir sembolik jest olarak gördü, kimileri ise alışılmadık buldu. Tartışmanın odağında aslında tabancanın kendisi değil, onun temsil ettiği anlam vardı.
Elbette NATO bir askerî ittifaktır. Güvenlik, savunma ve caydırıcılığın konuşulduğu bir zirvede askerî nitelikte bir armağan ilk bakışta yadırganmayabilir. Ancak masanın etrafında oturanlar generaller değil, ülkelerini temsil eden devlet ve hükümet başkanlarıydı. Her biri farklı tarihî hafızaya, farklı hukuk sistemine ve farklı kültürel kodlara sahip toplumların liderleriydi.
İşte tam da bu nedenle yıllar içinde öğrendiğim eski bir diplomasi kuralını hatırladım:
Diplomaside önemli olan, vermek istediğiniz mesaj değil; karşınızdakinin aldığı mesajdır.
Armağanın siyaseti
Devletler arasında hediyeleşme, diplomasi kadar eskidir.
Türk devlet geleneğinde armağan hiçbir zaman yalnızca nezaket göstergesi olmamıştır. Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlı’ya uzanan çizgide verilen her armağan; dostluğu, ittifakı, karşılıklı saygıyı ve çoğu zaman siyasî bir mesajı temsil etmiştir.
Osmanlı sarayında yabancı elçilerin kabulünde sunulan armağanlar aylar öncesinden hazırlanırdı. Bir İznik çinisi, bir Hereke halısı, ince işçilik ürünü bir saat ya da mücevher işlemeli bir kılıç yalnızca zenginliği değil; devletin estetik anlayışını, zanaatını ve medeniyet tasavvurunu da temsil ederdi.
Cumhuriyet döneminde bu anlayış değişmedi; yalnızca yeni bir biçim kazandı. Atatürk, genç Cumhuriyet’i dünyaya anlatırken gösterişten çok kültürel kimliği öne çıkaran armağanları tercih etti. Çünkü iyi devlet adamları bilir ki, diplomatik armağan yalnızca bugünü değil, bir milletin hafızasını ve geleceğe dair iddiasını da temsil eder.
Bir hediye, bir ülkenin özeti
Kırk yılı aşan diplomasi, uluslararası kuruluşlar ve küresel iş hayatı bana şunu öğretti:
Doğru hediyeyi seçmek, bazen doğru konuşmayı hazırlamaktan daha zordur.
Konuşmalar unutulur.
Bildiriler arşivlere kaldırılır.
Ama doğru seçilmiş bir armağan hafızada yaşamaya devam eder.
Yanlış seçilmiş bir armağan ise bazen bütün zirvenin önüne geçer.
Diplomasinin belki de en önemli ama en az konuşulan kuralı şudur:
Bir hediyenin anlamını onu veren değil, onu alan belirler.
Bu nedenle diplomatik armağan, protokolün küçük bir ayrıntısı değil; kamu diplomasisinin, kültürel iletişimin ve stratejik düşüncenin en zarif araçlarından biridir.
Atatürk’ün kültürel mirası öne çıkaran yaklaşımı, İngiliz diplomasisinin kişiye özel armağan geleneği, Japonya’da hediyenin sunuluş biçimine verilen önem, Çin’de sembollerin dili, Körfez ülkelerinde cömertliğin diplomatik karşılığı ve Amerika Birleşik Devletleri’nde başkanlara verilen hediyelerin kamu adına muhafaza edilmesi…
Yöntemler farklıdır.
Ama ortak nokta aynıdır:
Devletler hediyeleriyle de konuşurlar.
Nazarbayev’in masasındaki saat
Bu konuda hiç unutamadığım bir anım var.
Yıllar önce yönetiminde bulunduğum uluslararası bir şirkette Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in doğum günü için verilecek hediyeyi tartışıyorduk. Toplantıda adeta görünmeyen bir prestij yarışı yaşanıyordu. Birileri özel uçaktan, diğerleri lüks otomobilden, paha biçilmez mücevherlerden söz ediyordu.
Sıra bana geldiğinde dünyanın bütün saat dilimlerini aynı anda gösteren zarif bir masa saati önerdim.
Bazıları hayal kırıklığına uğradı.
“Diğerleri uçak gönderirken biz masa saati mi vereceğiz?” dediler.
Aylar sonra Astana’da Nazarbayev’in çalışma odasına girdiğimde masasında ilk dikkatimi çeken şey bizim gönderdiğimiz saatti.
Arkadaşlarıma dönüp gülümsedim.
“Kimse kendisine hediye edilen özel jeti masasının üzerine koyamaz.”
“Lüks otomobili de…”
“Pırlantayı da…”
“Ama bizim hediyemiz her gün gözünün önünde.”
O gün bir kez daha anladım ki diplomatik armağanın gerçek değeri fiyat etiketiyle değil, hafızada bıraktığı izle ölçülür.
Türkiye dünyaya ne anlatmalı?
Bugün bana “Türkiye adına NATO liderlerine siz ne hediye ederdiniz?” diye sorsalar, tek bir nesne seçmezdim.
Türkiye yalnızca güçlü ordusuyla değil; medeniyetiyle, tarımıyla, sanatıyla, bilimiyle ve teknolojisiyle anlatılması gereken çok katmanlı bir ülkedir.
Bu nedenle beş armağan seçerdim.
Bir Memecik zeytin fidanı ve yanında seçkin bir Türk zeytinyağı…
Bir İznik çinisi…
Türk mühendisliğini temsil eden bir Bayraktar, AKINCI veya HÜRJET koleksiyon modeli…
Göbeklitepe’den ilham alan bir sanat eseri…
Ve Pîrî Reis’in dünya haritasının özenle hazırlanmış bir replikası…
Her biri farklı bir Türkiye’yi anlatırdı.
Barışı…
Estetiği…
Teknolojiyi…
Medeniyeti…
Ve dünyaya açık bir ufku.
Sessiz Diplomasinin Gücü
Belki de bundan sonraki uluslararası zirvelerde kendimize şu soruyu daha sık sormalıyız:
Türkiye dünyaya hangi hikâyeyi anlatmak istiyor?
Çünkü devletler askerî güçleriyle caydırabilir, ekonomik güçleriyle etkileyebilir. Fakat kalıcı saygınlıklarını kültürleriyle, medeniyetleriyle ve anlattıkları hikâyelerle inşa ederler.
Diplomatik armağan da işte o hikâyenin sessiz anlatıcısıdır.
Bazen tarihte en uzun yaşayan şey, imzalanan bir anlaşma değildir.
Ne en görkemli törendir.
Ne de en uzun konuşmadır.
Bazen bir milletin hafızasında ve insanlığın ortak vicdanında en uzun yaşayan, doğru zamanda, doğru kişiye, doğru anlamla uzatılmış küçük bir armağandır.