Arama

Neoliberalizmin iki büyük günahı

Son 30 yılın dünya ekonomisini şekillendiren neoliberalizm ve onun en görünür sonucu olan küreselleşme artık sorgulanıyor hale geldi. Küreselleşmenin vadettiği refahın ne kadar kırılgan ve ne kadar yanıltıcı olduğu her geçen gün daha net ortaya çıkıyor.

05 Nisan 2025, 08:00 Güncelleme: 05 Nisan 2025, 08:36

Bu eleştirilerin en çarpıcısı, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in bir yapay zeka zirvesinde yaptığı konuşmayla geldi. Vance, küreselleşmenin çöküşünü iki büyük kibre bağladı.

İlk kibir, “Tasarımı biz yaparız, üretimi onlar yapar” anlayışıydı. Vance’e göre zengin ülkeler, özellikle ABD, üretimi “düşük değer taşıyan işler” olarak görüp ucuz iş gücüne sahip ülkelere devretti. Böylece kendilerini sadece tasarım, inovasyon ve yönetim gibi üst basamak işlerle tanımladılar. Apple’ın iPhone kutularındaki meşhur “Designed in Cupertino, California” ibaresi bu anlayışın en güçlü sembolüydü. Ancak bu yaklaşım, büyük bir stratejik hataydı. Çünkü üretim yapan ülkeler yalnızca daha ucuza iş yapmakla kalmadılar; zamanla mühendisliği, tasarımı ve fikir geliştirmeyi de öğrendiler.

Üretimle iç içe olan her süreç, tasarımın ve inovasyonun da altyapısını besledi. Batılı şirketler, üretimi devrederken aynı zamanda bilgi birikimini, süreç bilgisini ve nitelikli insan kaynağını da aktarıyordu. Sonuçta, değer zincirinin alt basamaklarında uzmanlaşan ülkeler, kısa sürede üst basamaklara tırmandı. Batı hem tasarımda hem üretimde sıkıştırıldı. 

İkinci günah ise gelişmiş ekonomilerin ucuz iş gücüne bağımlılığıydı. Vance’e göre bu inovasyonu baskılayan, üretkenliği düşüren ve ülkeleri teknoloji geliştirmekten alıkoyan yapay bir finansal konfor alanıydı. Ucuz iş gücü, şirketler için adeta bir uyuşturucuya dönüşmüştü. Üretimi ucuz ülkelere taşımak daha kârlı hale geldikçe, teknolojiye yatırım yapmanın, süreçleri iyileştirmenin, yeni çözümler üretmenin cazibesi ortadan kalktı. 

Vance’in bu söylediklerini mantıklı buluyorsak kendisinin işaret ettiği tabloyu incelediğimizde, Türkiye’nin bu anlatının merkezinde yer almadığını rahatlıkla anlayabiliyoruz. Türkiye “üreten ülke” olma yolunda başarılı olsa da bu üretimin niteliğini artırma, tasarım ve ‘know-how’ üretme konularında yeterince mesafe kat edememiş görünüyor. Kilo başına ihracat değerimiz hâlâ düşük ve bu durum, basitçe söylemek gerekirse bizden çıkan ürünlerin hâlâ düşük katma değerli olduğunu gösteriyor. Yani biz “Üretiyoruz ama tasarlamıyoruz”, “Çalışıyoruz ama marka yaratmıyoruz.” Hâlâ zincirin alt basamaklarında debeleniyoruz.

Oysa üretim süreçlerine hakim olan ülkelerin zamanla bilgi birikimini, tasarımı ve inovasyonu da ele geçirmesi gerekiyor. Üstelik dünya, şimdi üretimi geri çağırırken, yani gelişmiş ülkeler yeniden kendi topraklarında üretim yapmayı tartışırken Türkiye’ye bu konuda tanınan zaman da daralıyor.

Bu nedenle Türkiye’nin elinde henüz bir fırsat varken bunu değerlendirmesi şart. 

Bu konu için birkaç temel adım atılmalı:

‘Know-how’ transferini zorunlu hale getirmeli. Türkiye’de yatırım yapan yabancı şirketlerden olduğu kadar, dünyada ses getirmiş Türk şirketlerden de diğer sektörlere ‘know-how’ transferi yapması istenmeli. Hatta lider-kardeş sektör matematiğiyle lider sektörlerimize kardeş sektörleri seçmeleri zorunlu hale getirilmeli.

Teşvik sistemleri sadece istihdam odaklı olmamalı; markalaşma, tasarım, ürün geliştirme ve Ar-Ge süreçlerini de kapsamalı.

Markalar yaratmak için kamu ve özel sektör iş birliği daha da derinleştirilmeli. 

Eğitim politikaları üretim ve yenilik ekseninde yeniden kurgulanmalı. 

Türkiye artık ucuz iş gücünün değil akıllı üretimin ülkesi olmak zorunda ve vaktimiz hızla daralıyor. 


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok