Ortalık toz duman… Heykeltıraş Artem Martis’in cam atölyesinde binlerce kesilmiş camın arasında beliren ekip hummalı bir çalışma içinde. Çatıdaki camlardan içeri süzülen güneş ışığı, mitolojik figürlerin yer aldığı tonlarca ağırlıktaki heykellere yansıdığında adeta başka dünyanın kapıları aralanıyor. 800 metrekarelik atölye alanında teknik ekibini bir orkestra şefi gibi yöneten Martis, kalkan toz bulutunun ardında belirerek Forbes Türkiye ekibini karşılıyor. Yanında durduğu, anıtsal bir eser olan bu çalışmasının Contemporary İstanbul 2023 edisyonundan hatırlıyorum. “Evet, ta kendisi Phoenix Whisper” diyor gülümseyerek. Ardından sesini hafifçe alçaltarak, bu eserin bir istisna olduğunu paylaşıyor. “O yıl hatırladığım kadarıyla dış mekanda enstalasyon kabul edilmiyordu ama ben oradaydım.”
Sanatın şantiyesi
Martis’in atölyesi, bildiğimiz romantik ya da bohem heykel stüdyolarına hiç benzemiyor; daha ziyade küçük ölçekli bir şantiyeyi andırıyor. Zemin hesabı, denge formülleri, ağırlık dağılımı… Tıpkı bir bina gibi mi inşa ediliyor bu heykeller? Atölyeye ilk adım attığınızda bu sorular serbest çağrışımla zihninizi sarıyor. İçerideki herkes belli bir görevle meşgul; kesim, yapıştırma, zımparalama, teknik montaj, paketleme… 10 tonluk cam plakaları elmasla kesen teknisyenler, kat kat yükselen kristal gibi görünen bloklar… Herkes uyumlu bir koreografi içinde çalışıyor. Ekibin iş bittiği anda çıkacak görüntünün şevkiyle çalıştığını düşünmeden edemiyorsunuz. Ancak işler öyle değil. Heykel tamamlandığında ortaya çıkacak görüntüyü yalnızca kendisinin bildiğini söylüyor Artem Martis. Bu detay açıkça belli ediyor, kendisi tam bir sır küpü. Yani sorulan pek çok soru yanıtsız kalabilir...
28 yaşındaki Martis, mimarlık eğitimi almasına karşın hiç mimarlık yapmamış. MEF Üniversitesi’nde aldığı sanat ağırlıklı mimarlık formasyonu, onun yapısal düşünce biçimini belirlese de yolu mezuniyetten sonra şantiyelere düşmemiş. “Üniversite bittikten sonra içimin içime sığmadığı bir döneme girdim. Bir şey üretmem gerekiyordu.” STK’lar, sanat atölyeleri, resim çalışmaları derken tam da bu arayışın ortasında cam çıkmış karşısına.
Camla ilk temas
Martis’in camla olan sanat pratiği, bir mahalle camcısının vitrininde kesilmiş camları görmesiyle başlıyor. “Camı hep yüzeyden görüyordum. Ama o gün, başka bir şey oldu, camı öğrenmeye karar verdim.” diyor. Görmek ile bakmak arasındaki farkın bir yansıması bu sözleri aslında. Bir ustası yok, eğitim videoları, kimi zaman yanlarına gittiği camcılardan öğrendikleri ona kılavuz olmuş. “Nasıl kesildiğini, nasıl şekil verileceğini, nasıl yapıştırılacağını tamamen deneme yanılma temelli öğrendim.” Camla çalışmak çok zor olmalı? Huyunu suyunu öğrenirseniz anlaşılan o kadar da değil. “Camla beraber çalışmanız lazım, sürekli savaşırsanız kaybedersiniz.”
Artem için cam, sezgisel bir malzeme. Yani onunla uzun saatler geçirmeniz, her kalınlığın dilini öğrenmeniz gerekiyor. “4 milim cam hızlı vurulursa patlar. 8 milim camsa yavaş darbeye dayanır ama sert vurmak gerekir. Her kalınlık için farklı yaklaşmanız gerekir.” Bu fark, büyük ve küçük heykellerin üretiminde de belirleyici: “Büyük işlerde 8 milim cam kullanırım, daha az kırılır. Küçük işlerdeyse 3 ya da 4 milim. Çünkü o zaman detay çıkarabiliyorsunuz. Her camın bir kapasitesi var.”
Cama başlayalı üç yıl olduğunu düşünürsek hayli yol kat etmiş. Başlangıçta yaptığı figürler kendisine sempatik gelen karakterler olmuş: Mickey Mouse, kuru kafalar, maymunlar… Ama zamanla mitolojiye duyduğu ilgi de işleri de büyümüş. O günlerde bugün olduğu gibi tonlarca büyüklükte heykeller yapmayı hayal ediyor muydu? “Düşünemezdim bile!” diyor. Yapabildikçe, ne yapabileceğini gördükçe büyümüş işler. Sosyal medya kullanmasının bu süreçte çok faydasını görmüş.
Mimarın gözü, sanatçının eli
Martis camın ‘huyunu suyunu’ öğrendikten sonra hayalindeki formları nasıl cama uygulayabileceğinin peşine düşmüş. Onun üretimi sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da katmanlı. Bir form zihninde belirdikten sonra onu doğrudan camda test ediyor. Kendi yarattığı bir 3D modelleme tekniği olduğunu söylüyor. “Formu düşünüyorum, sonra ona camla cevap veriyorum. Bu biraz sezgisel bir süreç.”
Bu yaklaşım, mimarlık formasyonundan geliyor, malzemeye nasıl yaklaşması gerektiğini biliyor. “Güzel sanatlardan çıksaydım bu kadar büyük işlere girişemezdim Çünkü camla bu ölçekte çalışmak, teknik bir bilgi birikimi gerektiriyor.” diyor. Heykeli dijitalde ya da çamurda tasarladıktan sonra o tasarım camla hayata geçerken mimari bir faaliyete dönüşüyor yani.
İşte işin alametifarikasına doğru yol alıyor cümleleri… Üretim döngüsü hayli meşakkatli: Tüm camlar elde kesiliyor, katman katman yapıştırılıyor, her biri haftalar süren kürleme süreçlerinden geçiyor. Bazen yapıştırmalar üç günde kuruyor. Sonra bir katman daha... O da üç gün. Kullandığı ultraviyole reçine tekniğinde katman katman camların birbirine yapışması hem fiziksel hem optik bir mücadele. Her detayı takip etmesi Martis’in iş modelinin temel taşlarından biri.
Kırılgan estetik, teknik cesaret
Martis’in heykellerinin en belirgin özelliği, hiçbir destek malzeme kullanılmadan camın cama taşıtılması. “Benim aslında en başından beri mücadele ettiğim şey, ikinci bir malzeme kullanmadan, tek başına yekpare camdan bir şey yapmaktı,” diyor. Martis’in bugün yaptığı cam heykeller genellikle 8 - 12 ton arası.
İnanması güç bir şey söylüyor: “Ben şu an kendi rekorumu kırıyorum. 10 ton, 12 ton ardından 60 ton. Bu, daha önce denenmiş bir şey değil.” Bu konuyu araştırdığınızda en ağır yekpare cam heykel olarak Christopher Ries’in yaklaşık 680 kilogramlık “Opus” adlı eseri sıklıkla karşınıza çıkıyor. Neden kendi eserleri değil?
Kendisi de bu soruyu yapay zekaya sormuş ve aldığı yanıt şu olmuş: Guiness Rekorlar Kitabına başvurmadığı için… “Başvurmaya da pek niyetli değilim.” diyor. Bu ölçekte bir hedefi denemek yeni bir teknik eşiğin temsili. Ar-Ge çalışmaları, İTÜ Fizik ve Malzeme Mühendisliği laboratuvarlarında sürüyor. UV ışığının zamanla yapıştırıcılara vereceği zarar, sıcak ve soğuk iklim koşulları altında dayanıklılık testleri yapılıyor. “Dubai’de hava 60 derece, İzlanda’da eksi 30... Tüm bunlar göz önüne alınarak her işin yeri ve coğrafi koşulu hesaplanıyor,” diyor. Evet, bugünlerde hem Dubai’ye hem İzlanda’ya ‘sipariş’ yetiştiriyor.
Başına buyruk
Martis’in koleksiyoneri çok, galerisi yok. Galerilerle çalışıyor ama hiçbirine bağlı değil. Bu da sanat piyasasında fark yaratan bir özellik. “Belki galerilerle yola çıksam daha hızlı ilerlerdim ama kendi iş modelimi, şirketimi kurdum,” diyor Martis. Ekibini iki halkaya ayırmış: Teknik üretim ekibi ve yaratıcı geliştirici kadro. Kesim, zımparalama, modelleme, kutulama gibi işlemleri yapan çekirdek kadro dışında, iki mimar, bir sosyal medya sorumlusu, pazarlama uzmanı ve muhasebeciden oluşan ikinci halka, işleri salt sanat nesnesi olmaktan çıkarıp piyasaya sokan motor gücü.
Şu anda Ziraat Bankası’ndan Galataport’a, Şişecam’dan yurt dışındaki otellere kadar birçok farklı mekânda çalışmalarını görebiliyoruz. Ekip sıkı çalışıyor ancak Martis yineliyor “Pazarlamasından reklamına, nakliyesine kadar her şeyle kendim ilgileniyorum,” İş birliklerindeki yüzdelik payları telaffuz etmesede ortakları olduğunu belirtiyor. Kendisine atölye tashih eden ve camları aldığı cam üreticisi Stargrup Cam A.Ş ile olan ilişkisi ortaklığa dayanan bir yaratım işbirliği. “Onların atık camlarını satın alıyorum. Camı çöpe gitmekten kurtarıp heykel haline getiriyoruz.” Bu model sadece çevreci değil, aynı zamanda sürdürülebilir bir üretim döngüsüne de işaret ediyor.
Martis’in çalışmaları lojistik ve teknik bir organizasyonu da kapsıyor. Heykel bitince iş bitmiyor, o yerini bulana kadar yolculuk devam ediyor. Her bir projenin vinçle taşınabilecek, devasa kutulara yerleştirilecek şekilde lojistiği de tasarlanıyor. “Heykeli kutuya öyle bir sabitliyorum ki vinç ters çevirse bile milim oynamıyor,” diyor. Kendi tasarladığı bu kutular kırılmaz zırh gibi heykellerini koruyor. Bu sistemle 1,5 tonluk Apollo heykelini 12 tonluk bir sistem içinde taşıyabilmiş. Bu zırh; çelik paletler, ahşap iskeletler ve özel süspansiyonlarla destekleniyor. “Gökdelenin tepesine 60’ıncı kata vinçle heykel çıkardık. Düşünün, eğer kutuda bir zayıflık olsaydı paramparçaydı!”
Pazarlık masasında sanatçı duruşu
Artem Martis’in çalışmaları 5 bin euro’dan başlıyor, anıtsal dediği formlar 250 – 300 bin euro arasında değişiyor. En net çizgilerinden biri, pazarlıkta karşılaştığı “şark kurnazlıkları.” Sıkça karşılaştığı cümle: “Sen bana bu heykeli ver, sana kimleri getireceğimi gör.” Bu tür vaatleri doğrudan reddediyor: “Hatta yolun başında olanlara tavsiyem şu: Bu cümleyi kuran hiç kimseden müşteri gelmez. Bu genel ticaret oyunudur. Sadece fiyatı düşürmek isterler. 100 liralık işi 40 liraya almak için böyle konuşurlar. Bu da benim kırmızı çizgim.” Artem burada çok net bir duruş sergiliyor: “Eğer o masada küstahlık yapacak biri varsa o kişi benim.”