İktidarlar düşerken heykellerin devrilişini, sanayileşmenin dumanları şehri boğarken empresyonistlerin doğaya kaçışını izledik. Bir zamanlar sanat dünyasının cazibesi, altın varaklı çerçevelerde, şampanyalı ön izlemelerde, seçkin bir koleksiyoner grubun tercihlerinde saklıydı. Bugün ise sahnede insanlığın en büyük sınavlarından iklim krizi var. Sürdürülebilir sanatın merkezinde de öyle. Bir buğday tarlasının Manhattan’da, Dünya Ticaret Merkezi’nin gölgesinde yükseldiğini düşünün.
Bir başka sahnede, Grönland’dan koparılmış dev buz blokları Londra’da eriyerek siyasetçilerin, turistlerin, koleksiyonerlerin önünde sessizce yok oluyor. Başka bir coğrafyada ise tuz gölünün kıyısına çizilmiş dev spiral, yarım asır sonra iklim krizinin simgelerinden birine dönüşüyor. Evet, sürdürülebilir sanat, koleksiyonerlerin ve kurumların seçimlerini gittikçe etkileyen bir rolde. Dünyaya karşı bir sorumluluk çağrısı yaparken estetik ve etik değerleri de bir potada eritiyor. Sanatçı, üretimini hem protesto bayrağına hem kârlı bir yatırım aracına dönüştürebiliyor artık. Ve mesele yeşilin finansman gücünü yükseltmekse formül, tıkır tıkır işliyor.