Arama

Çocukken anne yemeği satmaktan Londra'da respotan imparatorluğuna

Thanyarat ‘Nicky’ Santichatsak’ın Güney Tayland’ın küçük bir kasabasından Wimbledon’a, oradan restoranlara, gayrimenkule ve turizm yatırımlarına uzanan hayatı; girişimcilik kadar direnç, güven, tevazu ve insanın kendisini yeniden yaratabilme yeteneğinin hikâyesi.

25 Ağustos 2026, 14:21
Çocukken anne yemeği satmaktan Londra'da respotan imparatorluğuna
Thanyarat “Nicky” Santichatsak ve Mehmet Öğütçü

“Yeterince dikkatli bakarsanız, her zaman bir fırsat vardır.” - Nicky Santichatsak

Başarılı ve varlıklı insanlarla sohbet ederken bugün ne kadar servetleri olduğundan, kaç şirket kurduklarından ya da kaç kişiyi çalıştırdıklarından önce nereden başladıklarını merak ederim. Çünkü bana göre insanın karakterini asıl anlatan, zirveye ulaştığında ne yaptığı değil, henüz kimsenin kendisini tanımadığı, parası ve bağlantıları olmadığı günlerde önüne çıkan ilk fırsatla ne yaptığıdır.

Thanyarat “Nicky” Santichatsak’a bu nedenle bir gün basit bir soru sordum: “Hayatında ilk paranı nasıl kazandın?” Hiç düşünmeden cevap verdi: “Annemin yaptığı yemekleri satarak.”

“Kaç yaşındaydın?”

“Sekiz.”

Bugün İngiltere’nin en varlıklı yabancı girişimcileri arasında anılan, Londra’da bir dönem 13 restoran işleten, İngiltere ve Avrupa’da gayrimenkul varlıkları bulunan, Tayland’da turizm ve tatil yatırımları geliştiren bir kadının hikâyesinin sekiz yaşındaki bir kız çocuğuyla başlaması bana hâlâ çarpıcı geliyor.

Sekiz yaşında öğrenilen ilk iş dersi

Nicky, Tayland’ın güneyindeki Yan Ta Khao’da, eyalet merkezinden yaklaşık 25 kilometre uzakta büyüyor. Okul tatillerinde annesi yöresel yemekler ve tatlılar, teyzesi başka ev yemekleri hazırlıyor; küçük Nicky bunları alıp çevrede satıyor.

Sekiz yaşında kâr marjını, fiyatlama stratejisini veya nakit akışını bilmiyor elbette. Ama birçok insanın işletme okullarında çok daha sonra öğrendiği bir şeyi sezgisel olarak keşfediyor:

İnsanların istediği bir şeyi iyi üretir, doğru biçimde sunar ve güven oluşturursanız ekonomik değer yaratırsınız.

Aradan on yıllar geçecek, ülkeler ve rakamlar değişecek ama bu temel formül değişmeyecektir.

Hemşirelikten Londra’ya

Nicky’nin restorancılıktan önceki mesleği hemşirelik.

Bu ayrıntıyı özellikle önemsiyorum. Çünkü hemşirelik ile girişimcilik ilk bakışta birbirinden uzak görünse de Nicky’nin hayatında aynı temel becerileri besliyor: insanı anlamak, ihtiyacını sezmek, hizmet etmek, sabırlı olmak ve işler zorlaştığında paniğe kapılmamak.

Yaklaşık 38 yıl önce yüksek lisans yapmak için İngiltere’ye geldiğinde yanında büyük sermaye veya güçlü bağlantılar yoktu.

Londra da onu kırmızı halıyla karşılamadı.

Banka hesabı açtıramadığı için yanında taşıdığı yaklaşık 3 bin sterlin çalındı. Yeni bir ülkede, ailenizden binlerce kilometre uzakta ve geleceğiniz belirsizken böyle bir kayıp eve dönmek için yeterli sebep olabilirdi.

Nicky dönmedi.

Bir dönem dört yarı zamanlı işi aynı anda yaptı. Temizlikçilik, gazete bayisinde çalışma, çiçekçilik, özel aşçılık…

Önyargılarla da karşılaştı. Fakat bunları hayatının merkezine yerleştirmedi. Onun refleksi “Neden benim başıma geldi?” yerine “Şimdi ne yapabilirim?” oldu.

Bence direnç bazen bundan ibaret: Düştüğünüzü inkâr etmeden, düştüğünüz yerde yaşamayı reddetmek.

Londra yağmurunda bir pazar tezgâhı

Pazar günleri Merton Abbey Mills’de Tayland yemekleri yapıp satmaya başladığında Tayland mutfağı İngiltere’de bugünkü kadar tanınmıyordu.

Yağmurda, rüzgârda, karda tezgâhının başında durdu. İnsanlar önce merak edip tattılar, sonra yeniden geldiler, ardından arkadaşlarını getirdiler.

Daha sonra Chiswick’te akşamları bir kafe kiraladı. Haftanın yedi günü, bazı günler 18 saate yaklaşan bir tempoyla çalıştı.

Sonra Wimbledon Village geldi.

Bir mülk gördüğünde hayatının en büyük risklerinden birini aldı. Evini sattı, arabasını sattı, bankadan borçlandı, birikimlerinin neredeyse tamamını yeni restoranına yatırdı.

Daha da önemlisi, düzenli müşterilerinden İngiliz bir aile Nicky’ye o kadar güveniyordu ki mülkü almasına yardımcı olmak için 10 bin sterlin borç verdi.

Bu rakamı özellikle önemsiyorum.

Çünkü para sermayedir ama güven de sermayedir. Bazen daha değerlisi.

“Bekleyin ve Görün”

Wimbledon’daki restoran hazırlanırken varlıklı bir çift yeni mekânın ne olacağını soruyor: “Tayland restoranı.”

Verdikleri tepki küçümseyici. Wimbledon Village’da ucuz paket yemek istemediklerini söylüyorlar.

Nicky tartışmıyor, öfkelenmiyor: “Gerçek ve kaliteli bir Tayland restoranı olacak. İlk yemeğiniz benden. Bekleyin ve görün.” Sonra gerçekten görüyorlar.

Wimbledon’dan Soho’ya, Chiswick’ten Richmond, Claygate ve Brentford’a uzanan bir restoran ağı oluşuyor. Bir dönem 13 restoran ve yaklaşık 250 çalışan…

Andre Agassi, Martina Navratilova, Andy Roddick, Andy Murray, Maria Sharapova ve Williams kardeşler gibi tenis dünyasının büyük isimleri de restoranlarının müşterileri arasına giriyor.

Sekiz yaşında annesinin yemeklerini satan kız çocuğu artık Londra’nın en rekabetçi sektörlerinden birinde marka yaratmıştır.

Wimbledon’da başlayan dostluğumuz

Nicky ile bizim dostluğumuz da Wimbledon’da başladı.

Restoranında başlayan tanışıklığımız zaman içinde iş dünyasının çok ötesine geçti. Bugün dönüp baktığımda Wimbledon’da başlayan dostluğumuzun dünyanın dört bir köşesinde yankılandığını görüyorum.

Yollarımız Londra’dan Yunan adalarına, oradan Türkiye’ye uzandı. Birlikte Karaburun, Urla ve Çeşme’ye gittik. Ege’nin iki yakasında sofralara oturduk. Yemek, yatırım, gayrimenkul, insanlar ve hayat üzerine uzun sohbetler ettik.

Bazı dostluklar aynı şehirde olduğunuz için sürer. Bazıları ise araya ülkeler, denizler ve binlerce kilometre girse de kaldığı yerden devam eder. Nicky ile bizimki ikinci türden.

Adrian: Görünmeyen güç

Bu hikâyede Nicky’nin hayat arkadaşı Adrian Mills’i de ayrı bir yere koymak gerekiyor.

Eski bir BBC sunucusu olan Adrian, yalnız eşi değil, Nicky’nin uzun yolculuğunun en güçlü destekçilerinden biri. Nicky’nin bitmek bilmeyen enerjisinin yanında Adrian’ın daha sakin, gözlemci ve destekleyici duruşunu görmek mümkün.

Büyük başarı hikâyelerini genellikle tek bir kahramanın etrafında anlatıyoruz. Oysa uzun yolculukların arkasında çoğu zaman görünür olmaktan çok destek olmayı tercih eden insanlar vardır.

İş hayatında doğru ortağı seçmek kadar, hayatta doğru yol arkadaşını seçmek de bir stratejik karardır.

Restorancıdan yatırımcıya

Nicky’nin iş zekasının en önemli taraflarından biri, restoranlarda kazandığı parayı yalnızca daha fazla restoran açmak için kullanmaması.

Zamanla gayrimenkule, kira getiren varlıklara, İngiltere ve Avrupa’daki yatırımlara ve Tayland’daki turizm ve tatil merkezlerine yöneliyor.

Böylece restoran işletmeciliğinden yatırımcılığa geçiyor.

Bu ayrım önemli.

Para kazanmakla servet yaratmak aynı şey değildir.

Para kazanırken siz çalışırsınız. Servet yaratmaya başladığınızda kurduğunuz sistemler ve sahip olduğunuz varlıklar da sizin için çalışmaya başlar.

Nicky’nin bugün ulaştığı varlığın arkasında yalnızca milyonlarca tabak yemek değil, kazandığını tüketmek yerine yeni varlıklara dönüştürme disiplini bulunuyor.

Serveti büyüdü, kendisi değişmedi

Fakat beni Nicky’de en fazla etkileyen şey servetinin büyüklüğü değil.

Mütevazılığı.

Bugünkü hayatına bakıp geçmişini bilmeseniz, hemşirelikten geldiğini, temizlikçilik yaptığını, Londra pazarlarında yağmur altında yemek sattığını tahmin etmek kolay değil.

Ama o bunların hiçbirini saklamıyor.

Daha da önemlisi o eski reflekslerini kaybetmemiş.

Bir dostunun ayağı ağrıyorsa yere eğilip ayağına masaj yapabiliyor. Bir restoranda mutfağa girip aşçıların arasına karışabiliyor, bıçağı eline alıp yıllar içinde geliştirdiği mutfak becerilerini kullanabiliyor. Sofrada servis yapılması gerekiyorsa kalkıp yardım etmekten çekinmiyor.

Bunları gösteriş için yapmıyor.

Çünkü gösterecek kimse olmadığında da aynı insan.

Yıllar boyunca servetin insanlar üzerindeki etkisini çok gözlemledim. Para bazı insanları özgürleştiriyor, bazılarını ise kendi önemlerine fazlasıyla inandırıyor.

Nicky’de farklı bir şey görüyorum:

Serveti büyümüş ama egosu servetiyle aynı hızda büyümemiş.

Belki gerçek zenginliğin ölçülerinden biri de budur.

Sağlık da servettir

Bugün Nicky’nin başarı tanımı yeniden değişiyor.

“Sağlık da servettir” diyor.

Ailesiyle daha fazla zaman geçirmek, hayatın tadını çıkarmak, seyahat etmek ve yaklaşık 40 yılda biriktirdiği tecrübeyi başkalarıyla paylaşmak istiyor.

Çünkü insan belli bir servet seviyesinden sonra başka bir bilanço tutmaya başlıyor.

Ne kadar zamanım var?

Sağlığım nasıl?

Sevdiğim insanlarla ne kadar vakit geçiriyorum?

Hayatım üzerinde ne kadar kontrolüm var?

Bunların da bir değeri var. Üstelik bazıları parayla geri alınamıyor.

Nicky’den iş dünyasına beş ders

Nicky’nin hayatından benim çıkardığım ilk ders, küçük başlamaktan korkmamak. İlk sermayeniz bazen annenizin yaptığı birkaç tabak yemek olabilir. Önemli olan elinizdekinden değer yaratabilmek.

İkincisi, mazeret yerine hareket üretmek. Parasını kaybetti, yabancı ülkede sıfırdan başladı, temizlikçilik yaptı, önyargılarla karşılaştı. Bunların hiçbiri onun nihai kimliği olmadı.

Üçüncüsü, güven biriktirmek. Bir müşterinin size 10 bin sterlin borç verecek kadar inanması, bazen banka bilançosundaki teminattan daha değerlidir. İtibar, girişimcinin görünmeyen sermayesidir.

Dördüncüsü, kazandığınızı kalıcı varlıklara dönüştürmek. Restorandan gayrimenkule, oradan turizm ve farklı yatırımlara geçebilmek, para kazanmak ile servet yaratmak arasındaki farktır.

Beşincisi ve bana göre en önemlisi, zenginleşirken kendinizi kaybetmemek.

Bir gün milyonlarca sterlinlik varlıkları yönetebilirsiniz. Dünyanın farklı ülkelerinde mülkleriniz, restoranlarınız, tatil yatırımlarınız olabilir. Ama dostunuzun ayağı ağrıdığında eğilip masaj yapabiliyor, mutfağa girip yemek hazırlayabiliyor, sekiz yaşında nereden başladığınızı utanmadan anlatabiliyorsanız başka türden, daha kıymetli bir servet de yaratmışsınız demektir.

Wimbledon’da başlayıp dünyanın farklı köşelerine yayılan dostluğumuz boyunca Nicky’den benim öğrendiğim en önemli ders bu oldu:

Başarı yalnız ne kadar yükseldiğinizle ölçülmez. Yükseldikten sonra yere ne kadar sağlam basabildiğinizle de ölçülür.

Sekiz yaşında annesinin yemeklerini satarak başlayan yolculuk Londra’nın restoranlarından İngiltere ve Avrupa’daki gayrimenkullere, Tayland’daki tatil yatırımlarına ve ciddi bir servete ulaştı.

Ama hikâyenin benim için en güzel tarafı rakamlar değil.

Onca başarıdan sonra hâlâ hemşire Nicky’yi, mutfaktaki Nicky’yi ve sekiz yaşında elindeki yemekleri satmaya çalışan o küçük kızı içinde taşıyor olması.

Kendi sözleriyle:

“Yeterince dikkatli bakarsanız, her zaman bir fırsat vardır.”

Ben buna bir cümle eklerdim:

Fırsatı görmek sizi girişimci yapar. Onu servete dönüştürmek sizi yatırımcı yapar. Bütün bunları yaparken insanlığınızı, dostlarınızı ve nereden geldiğinizi unutmamak ise gerçek zenginliktir.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok