Maslak’ın yüksek plazalarının gölgesinde kaybolan sokaklarında, biraz otomobil uğultusu, biraz da beyaz yakalıların yüksek topuk sesleri eşliğinde Orjin Plaza’ya giriyorum. -2. katta yer alan Orjin Sanat Merkezi’ni uzun zamandır duyar, bir türlü yolumu düşüremezdim. Şimdi ise HB Art Gallery ile kurulan iş birliğiyle burası sadece bir sergi mekanı değil, yeni bir sanat durağına dönüşme ihtimali taşıyor.
Heykeltıraş Yücel Kale, 1971’de İstanbul’un gökyüzünü içine çekmiş bir sanatçı olarak dünyaya gelmiş; taşın, camın, bakırın, ahşabın ruhunu kavrayıp ona kendi düşsel dilini fısıldayan bir heykel sanatçısı desek abartmış olmayız. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölümü’nden mezun olduktan sonra tasarladığı eserlerinde; doğanın gizemli ritmini ve mitolojik yankıları bir araya getirerek izleyiciyi sıra dışı bir yolculuğa davet ederek, işlerinde organik ile doğaüstüyü, tarihsel izlerle bugünün duyarlılıklarını birbirine örerken adeta izleyenin iç dünyasını nazikçe sarsan bir ahenk yaratıyor.
Bu yaratım süreci düşünmekten, düşünürken estetiğin derinliğine dalmaktan hiç vazgeçmemiş ve her formu, elle yoğrulmuş bir şiir gibi duygulara dokunup, iz bırakan bir imgeye dönüştürmüş. Böylece Yücel Kale, yalnızca maddeyi şekillendiren değil, aynı zamanda insanın tahayyül ufkunu genişleten bir sanat yolcusu olarak kendi efsanesini kurmuş diyebiliriz.
Bazen bir sergiye girersin; eserler sana bakmak yerine seni kendi içine çeker. Yücel Kale’nin “Ezoterik Eşik” başlıklı son sergisinde karşıma çıkan duygu buydu. Kapıdan içeri adım attığın anda, karşındaki şey bir heykelden ziyade bir geçiş hâli olarak beliriyor. Ne bütünüyle biçim, ne de yalnızca bir düşünce; arada kalmış, kararsız, ama aynı ölçüde davetkâr bir alan.
İlk karşılaşma, boynuzlu büstle oluyor. Yüz dingin; klasik bir portrenin sakinliğini taşıyor. Fakat boynuzlar bu sükûneti bozuyor. Doğaya ait bir uzantıdan çok, zihnin dışarı taşmış bir uzvu gibi duruyor. Gövdeye doğru indikçe yüzey parçalanıyor, katmanlaşıyor, adeta kabuk değiştiriyor. Bu figür artık tekil bir kimliğe ait görünmüyor; dönüşümün ortasında yakalanmış bir varlık hissi veriyor. Kendi sınırlarını geride bırakmış, fakat yeni hâline henüz yerleşememiş bir eşik durumu.
Bir başka köşede renkli, neredeyse oyuncak hissi uyandıran kurbağa yer alıyor. İlk bakışta hafif bir tebessüm yaratıyor. Yaklaştıkça yüzeyin parçalı yapısı, camı andıran gözlerin donuk ama derin ifadesi ve kanatların tuhaflığı bir araya gelerek huzursuz bir etki bırakıyor. Kurbağa doğası gereği iki dünya arasında yaşar; burada ise bu sınır ortadan kalkmış durumda. Ne suya ne karaya ait bir varlıkla karşı karşıyayız. Kanatlar bir özgürlük vaadi taşımak yerine yönsüzlük hissi üretir. Parçalı yüzey ise tekil bir gerçekliğin olmadığını sezdirir.
Serginin en çarpıcı işlerinden biri, dikey formuyla mekanı yaran uzun timsah figürü. Açık ağız bir haykırışı çağrıştırmıyor belki ama daha çok bir geçidi andırıyor. İçeriye çağıran, yutan ya da dönüştüren bir boşluk etkisi yaratıyor. Yüzeydeki kristaller ışığı tutmak yerine kırıp; sabit bir görüntü sunmuyormuşçasına. Tek ve ısrarlı göz, izleyiciyle doğrudan bir ilişki kuruyor. Karşısında durduğunda bakanın değil, bakılanın konumuna geçtiğini hissedersin. Altındaki yansımalar ise formu çoğaltır; tek bir heykel yerine çoğalan ihtimaller belirir.
Bu üç eseri birlikte düşündüğünde serginin meselesi daha net bir hâl alıyor. Kimlik sabit bir yapı sunmuyor; insan, hayvan ve doğa birbirine sızıyor. Doğa bir sınır olmaktan çok bir başlangıç noktası olarak beliriyor. Gerçeklik ise tek katmanlı ilerlemiyor; kırılıyor, çoğalıyor ve yeniden kuruluyor. Heykeller bu nedenle nesne olmaktan çıkıp bir deneyim alanına dönüşüyor.
Yine de bu yoğunluk yer yer riskli bir eşiğe yaklaşır. Simgelerin artışı ve anlamın yüklenmesi, izleyiciye bırakılan alanı daraltma ihtimali taşır. Buna rağmen sergideki pek çok iş bu sınırı aşmadan dengede kalmayı başarır. Özellikle boynuzlu figür ile dikey totem, bu dengeyi kuran örnekler olarak öne çıkıyor.
Sonuçta bu sergi, bakılan bir düzen kurmaktan çok içine girilen bir alan açar. Ve en çok şunu hatırlatır: Anlam bazen gördüğümüzde değil, kaybolduğumuz anda belirir.