Almanya Büyükelçiliği’nin boğaz kıyısındaki tarihi yazlık rezidansında gerçekleştirilen Tarabya Kültür Akademisi Yaz Festivali, sanatsal etkinliklerin yanı sıra akademinin 15’inci yıl kutlamalarını da eşzamanlı gerçekleştirmiş oldu. Gün boyunca bahçelerde, tarihi yapılarda ve açık alanlarda dolaşırken insan kendisini bir festivalden çok farklı hikayelerin birbirine değdiği bir düşünce alanının içinde hissediyordu.
Festival boyunca karşılaştığım işlerin ortak noktası hafıza, dönüşüm ve aidiyet meselelerine farklı açılardan yaklaşmalarıydı.
Bunlardan ilki Johannes Vogl’un yerleştirmesi oldu. Boğaz’a bakan bu sihirli bahçede, yaşlı ve hastalıklı olduğu için artık eski gücünü taşımayan bir ağacın üzerine yerleştirilmiş eski bir işporta arabası duruyordu. Ağacın kesilmek yerine bulunduğu yerde yaşamını sürdürmesine imkan verilmiş olması, yerleştirmenin anlamını ilk bakışta hissedilenden daha derin bir yere taşıyordu. Akşam saatlerinde ışığını yakmaya başlayan bu yapı, uzaktan bakıldığında küçük bir deniz fenerini andırıyordu. Boğazdan geçen konteyner gemilerine göz kırpan bu mütevazı ışık, ilk anda basit bir görsel müdahale gibi görünse de biraz durup düşününce başka çağrışımlar üretmeye başlıyordu.

Çünkü ağacın üzerine yerleştirilen işporta arabası da bir zamanlar ağaçtı. Doğanın bir parçası olarak başlayan yolculuk, insan eliyle işlenmiş bir nesneye dönüşmüş, yıllarca sokaklarda yük taşımış ve sonunda yeniden bir ağacın üzerinde yeni bir anlam kazanmıştı. Bu döngü, insan ile doğa arasındaki ilişkinin katmanlı bir hikaye olduğunu hatırlatıyordu. Boğaz’ın üzerinde yanan o küçük ışık, belki de dönüşümün kendisine işaret ediyordu.
Festivalde dikkatimi çeken bir diğer çalışma ise Gerrit Frohne-Brinkmann’ın yerleştirmesiydi.
Havuz başındaki duvarın açıklıklarından dışarı taşıyormuş hissi veren yılan formları, İstanbul’un en eski anıtlarından biri olan Sultanahmet’teki Yılanlı Sütun’a gönderme yapıyordu. Bir zamanlar üç yılan başıyla sonlanan anıtın bugün yalnızca gövdeleri ayakta. Sanatçı ise bu eksiklik fikrini tersine çevirerek başsız yılanlardan gövdesiz yılanlara uzanan yeni bir anlatı kurmuştu.

Çalışmanın ilginç tarafı, tarihsel bir sembolü günümüzün görsel diliyle yeniden yorumlamasıydı. Işıklı dekoratif zincirleri andıran yüzeyler, anıtsal olan ile gündelik olanı yan yana getiriyordu. Sanki Bizans’tan kalan bir hafıza parçası, bugünün şehir estetiğinin içine sızmış gibiydi.
Sanatçının festival kapsamında sergilenen “Appeal to Nature” adlı kitabını da inceleme fırsatı bulduk. Yıllar boyunca ürettiği yaklaşık 200 heykelin kesintisiz bir panoramik peyzaj içerisinde bir araya getirildiği bu çalışma, doğa ile kültür arasındaki ilişkinin sanatçının üretiminde ne kadar merkezi bir yerde durduğunu gösteriyordu.
Onur Gökmen’in “Kötü Bulut” adlı yerleştirmesi ise ziyaretçiyi yakın tarihin hâlâ tam anlamıyla konuşulmamış bir meselesiyle yüzleştiriyordu.
1986’daki Çernobil felaketinden sonra Karadeniz üzerinden Türkiye’ye ulaşan radyoaktif bulutlar uzun yıllar boyunca tartışıldı. Gökmen bu tartışmayı kişisel aile hikayesi üzerinden yeniden ele alıyordu. ODTÜ’lü ebeveynlerinin o dönemde gerçekleştirdiği ölçümler ve tuttukları kayıtlar, resmî açıklamalarla bilimsel veriler arasındaki mesafeyi görünür kılıyordu.
Yerleştirmede dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral’a yapılan göndermeler de dikkat çekiyordu. Flulaştırılmış bir fotoğraf ve makam odasını çağrıştıran bir koltuk, hafızanın seçici doğasına işaret ederken ziyaretçiyi devlet söylemi ile bireysel tanıklık arasındaki ilişki üzerine düşünmeye davet ediyordu.
Tarabya yerleşkesindeki tarihi şapel ise festivalin en etkileyici duraklarından biriydi. Burada Corç George Demir’in “Requiem for a Lohnarbeit” adlı video yerleştirmesiyle karşılaştık. Demir, bir barmenin çalışma pratiğini sıradan bir hizmet ilişkisi olarak değil topluluk oluşturan kadim bir ritüel olarak ele alıyordu.
Videoda kokteyl shaker’ları zaman zaman ölülerin küllerinin saklandığı kaplara, zaman zaman da buhurdanlıklara dönüşüyordu. Hristiyan Ortodoks ikonografisinden ödünç alınan görsel unsurlar, tarihi şapelin atmosferiyle birleşince çalışma daha da güçlü bir anlam kazanıyordu.
Bir süre sonra insan bar tezgahına değil de bir sunağa bakıyormuş hissine kapılıyordu. İçki hazırlama eylemi de gündelik hayatın sıradan bir parçası olmaktan çıkarak bir toplanma ritüeline dönüşüyordu. Sanatçı böylece toplulukların yalnızca dinî mekanlarda değil insanların bir araya geldiği her yerde kurulabileceğini hatırlatıyordu.

Tarabya Yaz Festivali’nden ayrılırken aklımda tek tek eserlerden çok bu eserlerin birbirleriyle kurduğu ilişki kaldı. Bir ağacın üzerine yerleştirilen işporta arabası, kayıp yılan başları, Çernobil’in unutulmayan gölgesi ve bir şapelin içinde kutsallaşan bar tezgahı…
Hepsi farklı hikayeler anlatıyordu. Ama hepsinin ortaklaştığı bir nokta vardı: Geçmiş hiçbir zaman tamamen geride kalmayacak. Nesnelerin içinde, mekanların hafızasında, aile arşivlerinde ve gündelik ritüellerde yaşamaya devam edecek.
Tarabya Kültür Akademisi’nin 15 yıldır sürdürdüğü Alman-Türk kültürel diyaloğunun en değerli tarafı da belki burada yatıyor. Sanat aracılığıyla yalnızca yeni işler üretmek değil geçmişe yeniden bakmanın yollarını da açmak.