Sonbahara adım atarken, yazın bittiğini hissettiğimiz bu günlerde Murathan Mungan’ın “Yaz Geçer” adlı şiiri zihnimde dolanır durur. “Yaz bitti, bitmeyen şeyler kaldı geride” mısralarını hatırlarken dinmeyen yağmurun altında İstiklal caddesinden Pera Müzesi yolundayım. Pera Müzesi 2026 sonbaharını, İstanbul’da erken Cumhuriyet dönemi basın fotoğrafçılığına dair “Cumhuriyetin Kamera Arkası” sergisiyle karşılıyor.
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu - Basın Fotoğrafları Arşivi’nden bir seçkiyle hazırlanan, erken Cumhuriyet İstanbul’unun gündelik hayatını ve foto muhabirliğinin perde arkasını ele alan bu sergi, dönemin kalıplaşmış görsel hafızasına farklı açılardan yaklaşıyor. Sergiye kaynaklık eden arşiv, fotoğraf muhabiri Selahattin Giz’in ve başta ustası Namık Görgüç olmak üzere meslektaşlarından derlediği kişisel basın arşivinden arta kalanlardan oluşuyor.

Serginin çıkış noktasını oluşturan Basın Fotoğrafları Arşivi, 90 binden fazla fotoğrafı barındırıyor. Bu görüntülerin önemli bir bölümü; kusurlu, hasarlı ya da çekildiği dönemine ilişkin estetik ve ideolojik beklentilerin dışında kalan karelerden oluşuyor. Geleneksel sergileme ve arşiv standartları açısından çoğu zaman göz ardı edilebilecek bu fotoğraflar, sergiyle birlikte yeniden hak ettiği değeri kazanıyor.
Bir yandan Türkiye’de foto muhabirliğinin geçmişini araştıran bu sergi, diğer yandan erken Cumhuriyet döneminin dışlanan öznelerini, sokaktaki insanlarını ve konularını öne çıkarıyor. Gündelik hayatın gayriresmi tanıklığını yapan bu fotoğraflar, Cumhuriyetin kamera arkasını filtresiz bir şekilde görmemizi sağlıyor.
20’nci yılını yakında kutlayacak İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde bulunan Basın Fotoğrafları Arşivi, foto muhabiri Selahattin Giz’in meslek hayatı boyunca kurtarıp derlediği basın fotoğrafları arşivinin parçalanması sırasında “dışarıda bırakılmış” ve anladığımız kadarıyla değersiz bulunmuş fotoğraflardan oluşuyor. Yani bu arşivi ilginç kılan biraz da fotoğrafların bazılarının net olmayışı, kötü çekimler olması. Gazetelerde kullanılmayan ve çöpe atılmasına layık görülmüş kopyalar bunlar. Ne mutlu ki Selahattin Giz, bir koleksiyoner şuuruyla bu fotoğrafları atmıyor. Atmadığı gibi, basın sitesinde bulunan çöp konteynerlerini veya benzer alanları zaman zaman kontrol ediyor; değersiz görülen cam ve asetat negatifleri topluyor. Sonrasında bunları zarflara koyup kutularda saklıyor. Büyük olasılıkla bugün karşımızda duran arşivin bir bölümü de böyle oluşuyor.

Sergi, Pera Müzesi’nin sadece üçüncü katında olmasına rağmen çok sayıda fotoğrafa maruz kalıp uzun birkaç saat geçirebileceğinizi söyleyebilirim. Bu arşivde, İstanbul’un eski sokaklarında pek de nostaljik olmayan insan manzaralarına da şahit olacaksınız. Kimi zaman sokak satıcılarını, kimi zaman sokakta yaşayan evsizleri göreceksiniz. Şehrin keşmekeşini, gündelik yaşamdaki insanların bayağılıklarını gördükçe bugüne kıyasla pek bir değişiklik yok diyeceksiniz. Ama tebessüm ettiren, o dönemin sporcularına veya ilginç adli haberlere dair fotoğraflar da görebilirsiniz. En çok da gazete haberlerine eşlik etmek üzere çekilen portrelere, sokaklarda habersiz çekilen kadın fotoğraflarına dalıp zamanı kaçırmış olacaksınız.
Müzeden çıktığımda yağmur hâlâ yağıyordu. İstiklal Caddesi’nde yürürken sergide gördüğüm eski fotoğraflardaki yüzler, bu kez karşımdan geçen insanların yüzlerine karışıyordu. Eski İstanbul’un sokaklarıyla bugünün kalabalığı zihnimde üst üste biniyor, aradan geçen onca yıla rağmen bazı insan hallerinin pek de değişmediğini düşündürüyordu. Fotoğrafın icadının 200’üncü yılında, Cumhuriyet döneminin basın fotoğraflarında kaybolmak ve sonra bugünün İstanbul’una yeniden karışmak tuhaf bir yolculuktu. Yaz bitmişti; ama bazı şeylerin geride kalmadığını, yalnızca başka bir zamanda yaşamaya devam ettiğini hissediyordum.