St. Moritz’e gelenler tesadüf değildi. Yedinci Edward, İkinci Kaiser Wilhelm ve 13'üncü Alfonso burayı Avrupa aristokrasisinin kışlık salonuna dönüştüren ilk kuşaktı. 20'nci yüzyıl boyunca bu hat Coco Chanel, Audrey Hepburn, Charlie Chaplin gibi kültürel ikonlarla devam etti.
Güncel dönemde Rihanna, Pharrell Williams ve Roger Federer gibi isimler buraya ritmi ve mahremiyeti için geliyor. Bu süreklilik, St. Moritz’i dönemsel bir moda değil, nesiller arası bir alışkanlık haline getiriyor.
Bugün hâlâ hafızaya kazınan iki ikonik fotoğraf, St. Moritz’i özetliyor: Biri 1932’de buz üstünde pateniyle süzülen, diğeri kayaklarla servis yapan garson fotoğrafı... İşte bu iki fotoğraf, hizmette mükemmellik, kürkler ve şampanya eşliğinde kurulan gerçeküstü sahnelerle zamansız bir tarzı gösteriyor.
Bu hikayenin gerçek motoru iki otel: Kulm ve Badrutt’s Palace. Kulm Hotel, 1856’da, St. Moritz gölünü öne çıkararak kasabayı yaz turizmine açan Johannes Badrutt’un oteliydi. İngilizler yazın St. Moritz’e gelip göl kenarında uzun yürüyüşler, temiz hava kürleri, tekne gezilerinin tadını çıkarıyordu.
Patron Badrutt, İngilizlerle bahse girdi: Kışın da güneşli, keyifli ve konforlu olacak. Gelin, kışın da Kulm’da kalın. Memnun kalmazsanız yol masrafları ve otel ücretleri benden. İngilizler geldi, kaldı, memnun geri döndüler. Kış turizmi böyle doğdu.
Bu düzen, zamanla oteli fiilen yöneten hisse sahibi profesyonel yöneticiler yarattı. Maaşlı bir müdürden çok, sahnenin patronu gibi çalışan figürler. Badrutt’ın bu yöneticileri bir yanıyla Kapıcılar Kralı’ndaki kapıcılıktan mülk sahipliğine yürüyen aklı, diğer yanıyla The Grand Budapest Hotel’in Monsieur Gustave’ı gibi ritüeliyle oteli yöneten aklı taşıyor.
Tekkeyi bekleyen çorbayı içti. Badrutt ailesi St. Moritz’i mesken belledi. 1896’da Johannes’in oğlu Caspar Badrutt, Badrutt’s Palace’ı açarak ölçeği büyüttü. Büyük balolar, aristokrasi geldi, uluslararası elitler sahneye çıktı. Bugün Badrutt’s Palace hâlâ ailenin kontrolünde.
Sanat da St. Moritz’te hayatın bir parçası. O yüzden İsviçre’nin en şaşalı galerisi Hauser & Wirth’in şubesindeki Giacometti sergisini burada gördüğümde şaşırmadım.
St. Moritz karakterinin en somutlaştığı yer Chesa Veglia’ydı. Yaklaşık 400 yıllık bu yapı, bir çiftlik evi olarak inşa edildi. Zamanla Badrutt’s Palace’tan gizli tünelle geçilen tarihsel uzantısına dönüştü. Alfred Hitchcock 31 Aralık 1966’da yılbaşına burada girdi. 60 sene sonraki yılbaşı gecesinde Chesa Veglia, ağır ahşap, çam dalları, koyu renklerle törensel bir atmosfer kuruyordu.
Yılbaşı menüsü kışa ve mekâna yakışırdı. Istakoz, somon ve havyarla açılan masa, siyah trüflü yer elması çorbası, fırınlanmış levrek, mantar soslu dana etiyle adım adım, bir ritüel gibi ilerledi. Tropicana partisiyle mekân havasını değiştirdi. Latin ritimleri ve eski disco göndermeleriyle Chesa Veglia, tarihsel derinliğini bozmadan gevşemeyi biliyordu.
Chesa Veglia’dan sonra rotam Carlton Hotel’e döndü. DJ kabininde Tanja La Croix vardı. Set commercial bir çizgideydi ama asıl mesele terasta donmuş St. Moritz gölüne karşı koltuklara uzanıp yıldızlara bakmaktı.

2024’ün Şubat ayında Uludağ’da Haluk Beceren’le uzunca bir sohbet etmiştim. St. Moritz’in kendi kitlesini seçtiğini söylemişti. Bu fark en iyi Paradiso’da görülüyor. Kayarak gelinen bu ikonik dağ kulübünde üst katta Moncler paltolu bir DJ, kürklü koltuklar, ayakta bir parti havası var. Alt katta beyaz masa örtülerinin üzerinde gümüş çatal bıçaklarla sakin sakin yemeğini yiyen bambaşka bir kitle… Snowboard aralarımda öğlen yemekleri için üst katı tercih ettim.
İsviçre’nin bugün hâlâ bu kadar düzenli, müreffeh ve sakin işlemesinin arkasında Kalvinist disiplin var. Çalışkanlık, tasarruf ve yerel sorumluluk kültürü kanton demokrasisini ayakta tutuyor. Bizim Jön Türkler II. Abdülhamid döneminde Cenevre’ye sığınmıştı. İsviçre tarih boyunca tarafsızlık, ticaret ve üretim disiplinine odaklandı. Soğuk Savaş boyunca bu çizgiyi korudu. Rusya–Ukrayna savaşı sonrası bu çizgi esnedi. İsviçre hala NATO ve AB üyesi değil. Yine de NATO ile iş birliğini artırdı. Ruslara yönelik yaptırımlara katıldı. Mutlak tarafsızlık algısını ilk kez değiştirdi.

Milano’ya üç saat mesafede olmak, St. Moritz’de İsviçre disiplinine ince bir İtalyan duygusallığı katıyor. O yüzden birkaç mekânda Mina’nın Ancora, Ancora, Ancora parçasına rastladım. Bu parçayı ünlü modacı Sabato De Sarno, Gucci için Milano’da yaptığı o tarihsel defilede kullanmıştı. Mubi’de kısa filmi var. Parça, St. Moritz’in duygusunu güzel yansıtıyor.
Biraz geçmiş, biraz müzik, biraz da soğuğun içinden gelen berrak bir neşeyle. St. Moritz hâlâ ne yaptığını gayet iyi biliyor. Onu asıl güçlü kılan da bu farkındalık.