;
Arama

Galeri Işık’ta Yonca Saraçoğlu sergisi: Untold Tales

Okul zilinin çaldığı bir binada, yarım kalmış cümleler dolaşıyor. Yonca Saraçoğlu’nun Galeri Işık’taki Untold Tales sergisi, anlatılmayanın izini sürüyor.

17 Şubat 2026, 14:00

Galeri Işık önünde beklerken, içeriden ders zili sesi geliyordu. Galeri bir okul binasının içinde, Nişantaşı Feyziye Mektepleri Vakfı’nın Işık Lisesi’nde. Okulun 19’uncu yüzyılın sonuna uzanan bir geçmişi var. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e gelmiş bir kurum. O zamandan bu zamana birçok öğrencinin yürüdüğü koridorlarında, bugün de aynı hareket sürüyor. Bu eğitime adanmış binanın içerisinde çağdaş sanat sergisi gezmek insanda tuhaf bir duygu yaratıyor. Eğitimle sanat burada yan yana, üstelik metafor olarak değil, gerçekten. Üst katta ders devam ederken girişte bir kraliçenin bakışıyla karşılaşıyorsunuz.

Yonca Saraçoğlu’nun Untold Tales sergisinde söz edilen “sözsüz kalmışlık” hissi mekanda karşılık buluyor. İşler yüksek sesle konuşmuyor ama boş da değiller. Sanki bir şey olmuş ve cümle yarım kalmış, izleyici o yarım yerde duruyor. Heykellerle karşılaşınca tempo tabii ki biraz değişiyor. Mermerit yüzeyler soğuk; başlıklar ise çağrışımlı. “Eşik” ya da “Nefes” gibi kelimeler bir yön veriyor ama formlar tam olarak o yöne gitmiyor. Arada küçük bir mesafe var. Özellikle resimlerdeki puslu alanlar bir şeyin silinişini hatırlatıyor. Net değil ama tamamen kaybolmuş da değil.

Sergiyi gezerken bazı anlar kendiliğinden temas ediyor insana. Yonca Saraçoğlu’nun Untold Tales sergisinde benim için öyle iki an oldu.

İlki bir erkek siluetinin önünde oldu. Yanımda iki hanımefendi vardı. Figüre dikkatle bakıyorlardı. Yüz net değildi; sınırlar yumuşaktı. Biri eğilip “Alain Delon galiba?” dedi. Diğeri emin olamadı. Ben de “Bence Edip Cansever” dedim. “En sevdiğim şair olabilir.”

Bunu söylerken tam emin değilim aslında. Resim portre netliğinde denilemez. Daha çok bir hâl. İçe dönük, biraz kırılgan, biraz düşünceli bir duruş. 

Bir süre sonra künyelere ulaşıyorum. Başlık: “Nasıl Olan Ruhi Bey”. İçimde küçük bir sevinç. Yanılmamışım. Alain Delon değilmiş. Edip’miş. Tabii ki Edip.

Nasıl Olan Ruhi Bey

Ben Ruhi Bey Nasılım… Yüz sayfayı geçen, içine girdikçe genişleyen o şiir. Benim için hâlâ en derin metinlerden biri. Okudukça insanın kendi iç sesiyle karşılaştığı bir metin.

Resimde de benzer bir şey var. Figür bir yüz olmaktan çok bir bilinç hali gibi. Sanki Ruhi Bey’in o bölünmüş, kendiyle konuşan sesi burada görselleşmiş. Net değil; ama var. Tam seçemiyorsun, ama hissediyorsun.

Bu sergide anlatılmamış hikayelerden söz ediliyor. Ruhi Bey de biraz öyle değil mi? Konuşan ama yine de eksik kalan. Kendini anlatan ama tamamlanmayan.

İkinci karşılaşmam ise “Emektar Kraliçe” ile. Bu figür daha belirgindi. Yorgun bir yüz ama çökmüş değil. Gözlerinde dikkat çeken bir güç var. Gençliğin değil yaşanmışlığın verdiği bir ifade. Etrafında melekler ve karanlık figürler dolaşıyor. Kompozisyon bunu bir iyi/kötü hikayesine dönüştürmüyor. Daha çok insanın iç kalabalığını düşündürüyor.

“Emektar” kelimesi burada önemli. Masal kraliçesi değil bu; yük taşımış biri. Belki anne, belki bilge, belki yalnız.

Galeri Işık’ın bir okul binasında olması sergiye apayrı bir katman ekliyor. Gençlerin günlük hayatı sürerken, girişteki salonda daha yavaş bir atmosfer var. Sanatın ne yaptığı her zaman net değil ama burada en azından bir durma alanı açılıyor.

Untold Tales büyük iddialar ortaya koymuyor. İzleyiciyi zorlamıyor. Ama acele etmeyen için küçük ayrıntılar bırakıyor. Sergiden çıkarken aklımda net bir görüntü kalmadı. Daha çok bir duygu. Yarım kalmış bir cümle gibi. Belki de bazı hikayeler tamamlanmak için değil, eksik kalmak için vardır.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok