LUX Audience Award törenine katılmam için Avrupa Parlamentosu’ndan gelen daveti görünce ilk refleksim şaşırmak oldu. İsmimi European Film Awards (EFA) akredistasyon listesinden almışlardı. Halbuki Ocak ayında EFA töreni için yazdığım yazılar, Parlamento'nun basın ofisini pek memnun edecek türden değildi. Eleştirel tonu açıktı. Buna rağmen davetin gelmesi, Avrupa kurumlarının eleştiriye alan açabildiğini gösteriyordu. Bu da saygımı kazandı.
Brüksel’deki LUX Audience Award gecesi, teknik olarak bir ödül töreni. Ama gerçekte bundan daha fazlası. Avrupa’nın son yıllarda sıkça dile getirdiği “stratejik otonomi” fikrinin kültürel alandaki karşılıklarından biri.
Bugün Avrupa Birliği, yalnızca savunma politikalarında değil anlatı üretiminde de ABD’ye bağımlılığı sorguluyor. NATO’nun geleceği, transatlantik ilişkilerin kırılganlığı ve Washington’la mesafe koyma ihtiyacı tartışılırken, bu tartışmanın kültürel ayağı çoğu zaman gözden kaçıyor. Oysa mesele sadece tank ve enerji değil; hikaye.

LUX tam burada devreye giriyor. Modeli basit ama iddialı. Parlamento’nun görevlendirdiği bir seçici kurul, bir havuzdan beş finalist film seçiyor ve kazanan, yarısı halktan yarısı milletvekillerinden gelen oylarla belirleniyor.
Kağıt üzerinde demokratik ve katılımcı bir sistem ama uygulamada hâlâ belirsizlikler var. Oy verenlerin profili, katılım oranı ya da milletvekillerinin sürece gerçek anlamda ne kadar dahil olduğu şeffaf değil. Avrupa’nın sıkça vurguladığı “şeffaflık” ve "hesap verilebilirlik" söylemleri ile bu gri alan arasındaki mesafe dikkatimi çekti.
Gecenin kazananı, İspanyol yönetmen Eva Libertad’ın Deaf filmi oldu. Bir annenin, sağırlık üzerinden kurduğu iletişim mücadelesini anlatan film, Avrupa sinemasının son yıllardaki yönelimini net biçimde temsil ediyor: Daha kapsayıcı, daha politik ve görünmeyeni daha görünür kılmaya odaklı.

Zaten finalist listesi de bu yaklaşımı doğruluyordu. Brendan Canty’nin “Christy”si aidiyet meselesine eğilirken Jafar Panahi’nin filmi bireysel özgürlük üzerinden doğrudan politik bir zemin kuruyordu. Joachim Trier’in “Sentimental Value”su ise daha klasik bir dramatik yapı sunmasına rağmen kulislerde en güçlü aday olarak konuşuluyordu.
Berlin’den gelen gazeteci Alice Kanterian ve Kıbrıslı gazeteci Christothea Iacovou ile gün boyunca süren sohbetlerimiz LUX’un aslında bir “network platformu” olarak da işlediğini gösteriyordu. Parlamento içindeki basın toplantıları, Mickey Bar’daki kısa molalar ve ayakta yapılan hızlı değerlendirmeler… Brüksel’de her şey, resmi ile gayriresmi arasında akıyor.
Öğleden sonra basın toplantılarının bir kısmını tabii ki ektim ve ıstakoz sevdam yüzünden gazeteci arkadaşlarımı bırakıp Parlamento'ya 15 dakika mesafedeki Lobster House’da Kanada sularından çıkan istakozlarla kısa bir kaçamak yaptım. Parlamentoya döndüğümde saat 6'ya geliyordu ve tören başlamak üzereydi.

Gecenin ev sahipliğini Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Sabine Verheyen yaptı. Verheyen, Brüksel’de kültür politikalarının en görünür figürlerinden biri; medya, telif ve yaratıcı endüstriler üzerine çalışan bir isim. Konuşmasında LUX’un amacını “Avrupa toplumlarının birbirini anlamasını sağlayan hikâyelere alan açmak” olarak tarif etti. Ama satır arası daha önemliydi: Avrupa, kendi hikayesini kendi seçmek istiyor. Bu, kültürel bir tercih olduğu kadar jeopolitik bir duruş.
Parlamento salonunda kurulan sahnede, akordeon, saksafon ve kontrbastan oluşan küçük bir trio çalıyordu. Repertuvar ise Astor Piazzolla. Arjantin tangosunun modern yorumları, Avrupa Parlamentosu’nun merkezinde yankılanıyordu. Ödül İspanyol bir yönetmene giderken müzik Latin Amerika’dan geliyordu. Bu tercih tesadüf değildi. Arjantin'i zamanında sömürgeleştiren İspanya'nın bu geçmişini hatırlatan bir estetik kurguydu.
Yani sahnede sadece bir ödül töreni yoktu; bir anlatı kuruluyordu.

Akşam ise bambaşka bir atmosferdeydim. Brüksel'in tarihi Vauxhall binasında yer alan özel üyelikli kulübü Cercle Royal Gaulois'deydim.
Brüksel Parkı’nın içinde yer alan bu kulüp, 19ʼuncu yüzyıldan beri Avrupa elitinin buluşma noktalarından biri. İsmini Kral III. Leopold'un izniyle “Kraliyet Galya Çevresi” olarak almış.
Akşam yemeği sonrası kahvede tanıştığım Parisli emekli bir general, Afganistan’daki NATO operasyonlarında görev yapmıştı. Onunla Türk askeriyle deneyimlerinden Paris kulüp kültürüne uzanan sohbetimiz, en az LUX sahnesi kadar ilham vericiydi. Parizyen generalin konuşmalarından ABD'ye mesafeli olduğunu anlıyordum.
Bu noktada LUX’un anlamı daha netleşiyor. ABD'nin nüfuz alanından sadece askeri değil kültürel alanda da çıkmak isteyen Avrupa, Hollywood’la aynı kulvarda yarışmıyor. Daha büyük bütçeler, daha geniş dağıtım ağları ya da daha güçlü yıldız sistemleri kurmaya çalışmıyor. Onun yerine, hangi hikayelerin anlatılacağını belirleme gücünü hedefliyor.
Bu bir alternatif kurma çabası ama henüz dominant değil.
Fakat küresel izleyici hâlâ Amerikan anlatı ritmiyle hareket ediyor. Avrupa’nın kurduğu bu alan ise daha yavaş ilerliyor. Daha seçici, daha sınırlı ama aynı zamanda daha bilinçli. Brüksel'in stratejik otonomi yolculuğunu izlemeye devam edeceğim.