Yabancı sermaye meselesi Türkiye’de hâlâ ya ideolojik reflekslerle ya da kısa vadeli büyüme kaygılarıyla ele alınıyor. Oysa mesele ne romantik bir Mevlana çizgisinde “kim olursan ol gel” çağrısıdır ne de toptancı bir korumacılık.
Devlet yönetimi tasavvuf değil; stratejidir.
Ekonomi politikası niyetle değil; mimariyle yürür.
Bugün sormamız gereken asıl soru şudur:
Türkiye hangi sermayeyi, hangi sektöre, hangi koşulla ve hangi vizyonla çekmek istiyor?
OECD Sekreteryası’nda Küresel Yatırım Forumu Başkanı olarak görev yaptığım dönemde, Çin’den Hindistan’a, Brezilya’dan Afrika ülkelerine, Orta Doğu’dan Avrasya’ya kadar birçok ülkeye kaliteli yabancı yatırım politikası ve yönetişim konusunda teknik destek sağladık. Çok uluslu şirketlerin yatırım komitelerinde, risk değerlendirme süreçlerinde ve devletlerin yatırım çekme stratejilerinde birebir yer aldım.
Ortak ders şuydu:
Mesele kaç milyar dolar yatırım çektiğiniz değil; yatırımın kalitesi, süresi, katma değeri ve stratejik etkisidir.
Küresel sermaye haritası: 1,6 trilyon dolarlık yarış
2025 sonu itibarıyla küresel doğrudan yabancı yatırım akımları yaklaşık 1,6 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Küresel yatırım pastası büyüyor gibi görünse de bu büyüme eşit dağılmıyor.
En büyük yatırım çeken ülkeler:
• ABD – yaklaşık 279 milyar dolar
• Singapur – yaklaşık 143 milyar dolar
• Hong Kong (Çin) – 126 milyar dolar
• Çin – 116 milyar dolar
• Lüksemburg – 100 milyar doların üzerinde
• Kanada, Brezilya, Avustralya ve BAE gibi ülkeler 50–60 milyar dolar bandında
Bu tablo net bir mesaj veriyor:
Sabırlı ve uzun vadeli sermaye; hukukun güçlü olduğu, finans piyasalarının derin olduğu, teknolojik altyapının gelişmiş olduğu ve jeopolitik riskin yönetilebilir olduğu ülkelere akıyor.
Türkiye’nin 2025’te çektiği doğrudan yabancı yatırım yaklaşık 13,1 milyar dolar. Küresel toplam içinde payımız %1’in altında.
Bu dramatik bir başarısızlık değildir. Ancak potansiyelimizle kıyaslandığında daha gidecek ciddi bir yol olduğunu gösterir.
Gelen sermaye hangi sektörlere gidiyor?
2025 itibarıyla sektörel dağılım şu şekilde:
• Toptan ve Perakende Ticaret: Yüzde 32
• İmalat Sanayi: Yüzde 31
• Bilgi ve İletişim Teknolojileri: Yüzde 14
Bu dağılımın doğru okunması gerekiyor.
Toptan ve perakende ticaret yatırımları Türkiye’nin güçlü iç pazarını ve lojistik avantajlarını yansıtıyor. Ancak bu yatırımlar yalnızca iç tüketim odaklıysa katma değeri sınırlı kalır. Eğer Türkiye’yi bölgesel dağıtım ve tedarik merkezi haline getiriyorsa, stratejik bir değer taşır.
İmalat sanayi yatırımları Türkiye için kritik önemdedir. Üretim kapasitesi, teknoloji transferi, ihracat ve istihdam etkisi nedeniyle sürdürülebilir kalkınmanın temelini oluşturur.
Bilgi ve iletişim teknolojileri yatırımlarının payının artması ise özellikle önemlidir. Yapay zekâ, veri merkezleri, yazılım, siber güvenlik ve dijital altyapı alanları önümüzdeki 5–10 yılın rekabet başlıklarıdır.
20 yıl değil, 10 yıllık stratejik pencere
Eskiden kalkınma planları 20 yıllık ufuklarla hazırlanırdı. Bugün dünya o kadar hızlı değişiyor ki 10 yıl bile uzun sayılabilir.
Enerji dönüşümü, batarya teknolojileri, yarı iletkenler, savunma sistemleri, kritik mineraller ve yapay zekâ… Bu alanlarda küresel yarış sert ve acımasız.
Dolayısıyla artık şu soruyu sormalıyız:
Bu yatırım Türkiye’yi 5–10 yıl içinde daha rekabetçi kılacak mı?
Kaliteli yabancı sermaye:
• Uzun vadeli üretim yapar
• Teknoloji transfer eder
• Yerel tedarik zincirini geliştirir
• İnsan kaynağı yetiştirir
• İhracat kapasitesini artırır
• Kurumsal standartları yükseltir
Kısa vadeli portföy yatırımları veya yalnızca finansal getiri hedefleyen “vur-kaç” sermaye bu tanıma girmez.
Stratejik sektörler: İnce ayar şart
Yabancı sermaye tartışmasında en hassas başlık stratejik sektörlerdir.
Savunma sanayi, telekom altyapısı, veri merkezleri, enerji iletim sistemleri, limanlar, kritik madenler ve tarım-gıda güvenliği gibi alanlar yalnızca ekonomik değil; milli güvenlik meselesidir.
Dünya artık bloklaşma döneminde. ABD-Çin rekabeti, yaptırımlar, teknoloji kısıtlamaları ve ticaret tarifeleri yatırım kararlarını doğrudan etkiliyor.
Birçok ülke stratejik sektörlerde yabancı yatırımı filtreliyor:
• ABD ulusal güvenlik inceleme mekanizmaları uyguluyor.
• Avrupa Birliği kritik altyapı yatırımlarını tarıyor.
• Fransa bazı şirketleri “stratejik” ilan ederek yabancı alımları sınırlıyor.
Türkiye için doğru model ne tamamen serbest ne tamamen kapalıdır.
Doğru yaklaşım: Kontrollü entegrasyon.
• Altın hisse uygulaması
• Azınlık hisse sınırları
• Yerel ortak zorunluluğu
• Teknoloji transferi şartı
• Veri güvenliği düzenlemeleri
Bu araçlar egemenliği korurken yatırımcıya da öngörülebilirlik sağlar.
Devletin rolü: Broşür ve toplantılar değil güven
Yatırım ajanslarının tanıtım broşürleri tek başına yatırım çekmiyor. Yatırımcı artık teşvike değil, güvene bakıyor.
Yatırım komitelerinde en çok sorulan sorular şunlardır:
• Hukuk güvenilir mi?
• Sözleşmeler korunuyor mu?
• Regülasyonlar öngörülebilir mi?
• Vergi rejimi istikrarlı mı?
• Uyuşmazlıklar adil şekilde çözülebiliyor mu?
Yeni yatırımcı, mevcut yatırımcıya nasıl davranıldığına bakar. Yerleşik yatırımcılarla sorun yaşayan bir ülkeye, hangi teşvik verilirse verilsin yeni yatırımcı temkinli yaklaşır.
Yatırım aynı zamanda diplomasi meselesidir. Cumhurbaşkanı dahil en üst düzey yöneticilerin gerektiğinde küresel şirketlerin CEO’ları ve yönetim kurullarıyla birebir kendi şirket merkezlerinde temas kurması gerekir.
Güven masa başında değil; ilişkiyle inşa edilir. Onlarca ülke o sermayeyi çekmek için yarışıyor.
Yerli sermaye ve KOBİ’ler
Kaliteli yabancı sermaye yerli sermayeyi tasfiye etmez; onu dönüştürür.
KOBİ’lerin küresel değer zincirine entegrasyonu, teknoloji öğrenmesi ve kurumsal standartlarının yükselmesi yabancı yatırımın en önemli dolaylı katkısıdır.
Aynı zamanda yüksek rantla ve düşük verimlilikle, kayıt dışı ilişkiler içinde, çalışan özel sektör yapılarını disipline edici bir rol de oynayabilir.
Yabancı yatırımın gerçek başarısı kaç milyar dolar geldiği değil; kaç KOBİ’nin rekabet gücünü ve ülkenin uluslararası değerini nasıl artırdığıdır.
Türkiye için stratejik yol haritası
Türkiye gibi jeopolitik olarak kritik bir ülke için mesele sadece yatırım çekmek değildir.
Mesele şudur:
• Enerjide teknolojik bağımsızlık
• Savunmada yerli kapasite
• Yeşil dönüşümde finansman
• Dijital altyapıda egemenlik
• Kritik minerallerde değer zinciri oluşturmak
Bu alanlarda gelen sermaye “kaliteli”dir.
Yalnız finansman sağlayan, yüksek getiri peşinde koşan, ödemeler dengesini alt-üst eden, risk paylaşmayan, geride“know-how” bırakmayan yatırımlar uzun vadede kırılganlık yaratır.
Türkiye’nin küresel yatırım pastasından daha fazla pay alabilmesi için:
• Net bir sanayi ve teknoloji vizyonu oluşturulmalı
• Hukuki öngörülebilirlik güçlendirilmeli
• Stratejik sektörlerde şeffaf filtreleme mekanizması kurulmalı
• Eğitim, liyakat ve insan kaynağı reformu hızlandırılmalı
• Yatırım diplomasisi üst düzeyde yürütülmeli
• Yerli tedarik zinciri şartları yatırım sözleşmelerine entegre edilmeli
Açık değil, akıllı kapı
Türkiye yatırım çekmeye devam ediyor. Sektörel dağılım üretim ve teknolojiye doğru kayıyor. Ülke çeşitliliği artıyor. Ancak küresel pastadaki payımız hâlâ sınırlı.
Asıl mesele kapıyı açmak değil; kapıyı akıllı açmaktır. Sormamız gereken soru artık basit ama stratejiktir:
Bu yatırım Türkiye’yi 10 yıl içinde daha üretken, daha bağımsız ve daha rekabetçi yapacak mı?
Eğer cevap evetse kapı açık.
Eğer belirsizse kapı kapalı değil; seçici, kontrollü ve stratejik.
Çünkü sürdürülebilir kalkınma sermayeyi davet etmekle değil,
doğru sermayeyi seçmekle başlar.
Ve doğru sermayeyi seçmek, ona uygun koşulları sağlamak ekonomik bir tercih değil; uzun vadeli stratejik bir devlet aklı testidir.