Neredeyse otuz yıldır aynı meseleyi konuşuyoruz.
1998’de TÜSİAD için hazırladığım “Türkiye’de Yeni Bir Ekonomik ve Ticari Diplomasi Stratejisine Doğru” çalışmasında, Türkiye’nin ekonomik diplomasisini kökten yeniden kurgulaması gerektiğini savunmuştum. Aradan geçen sürede dünya baştan aşağı değişti. Çin ekonomik süper güce dönüştü; yapay zekâ, enerji güvenliği, kritik mineraller, yeşil dönüşüm, yaptırımlar, teknoloji savaşları ve tedarik zincirleri dış politikanın merkezine yerleşti.
Biz ise meseleyi hâlâ zaman zaman “ticaret müşaviri yabancı dil biliyor mu?” düzeyinde tartışıyoruz.
Elbette bilmeli. Ama sorun çok daha derin.
Değiştirmemiz gereken yalnız ticaret müşaviri değil, ticaret müşavirliği konseptinin kendisidir.
İyi insan yetmez, iyi sistem gerekir
Dışişleri’nde çalıştığım yıllarda Pekin’den Hong Kong’a, Brüksel’den Paris’e büyükelçiliklerimizin, başkonsolosluklarımızın ve ticaret müşavirliklerimizin çalışmalarını yakından gözlemledim.
Haksızlık etmeyeyim. Olağanüstü müşavirler tanıdım. Cevval, yaratıcı, yerel iş dünyasına nüfuz etmiş, Türk şirketine kapı açmak için mesai kavramını unutan insanlar vardı.
Ama tersini de gördüm. Görev yaptığı ülkenin dilini konuşamayan, yerel iş dünyasında çevre kuramamış, masasından fazla kalkmayan, Ankara’dan gelen talimatları uygulayıp yerel sekreterine mektup yazdırarak görev süresini tamamlayanlar da oldu.
Böylesine önemli bir fonksiyonu insanların kişisel cevvaliyetine bırakamayız.
Ne rapor ettin değil, ne sonuç yarattın?
Bir ticaret müşavirinin başarısını Ankara’ya gönderdiği rapor sayısıyla neden ölçelim?
Kaç Türk şirketine pazar açtı? Kaç yatırımcı getirdi? Hangi ihaleyi rakiplerden önce gördü? Hangi bürokratik engeli kaldırdı? Kaç doğru ortak, müşteri veya distribütör buldu?
Üstelik yeni ekonomik diplomasinin görev alanı artık ihracattan çok daha geniş.
İş istihbaratı üretmeli; rakiplerin, sektörlerin ve tedarik zincirlerinin nereye gittiğini önceden görmeli. Teknoloji şirketlerini, üniversiteleri ve sanayicileri buluşturarak teknoloji ortaklığı ve transferi sağlamalı.
Türk şirketlerine ihracat kredileri, kalkınma bankaları, özel sermaye, altyapı fonları, İslami finans ve yeşil finans dahil yeni finansman kanalları açmalı.
Türkiye’ye yatırımcı çekmeli ama bununla yetinmemeli; yurtdışına yatırım yapacak Türk şirketlerine ortak, finansman, hukukçu, şirket satın alma hedefi ve siyasi risk konusunda yol göstermeli.
Ticari ihtilaflar büyümeden çözüm üretmeli. Enerji güvenliğini, kritik mineralleri, iklim ve karbon düzenlemelerini, yaptırımları ve teknoloji kısıtlamalarını yakından izlemeli.
Kısacası ticaret müşavirliği değil, iş diplomasisi yapmalı.
Dünya nasıl yapıyor?
Başarılı modeller önümüzde.
Almanya’nın AHK ağı devleti, odaları, şirketleri ve yerel profesyonelleri aynı ekosistemde buluşturuyor. Fransa’nın Team France Export modeli Business France, Bpifrance ve ticaret odalarını şirketlerin arkasında birlikte çalıştırıyor.
Hollanda her şeyi Lahey’den gönderilen memurun bilmesini beklemiyor; yerel dili, kültürü ve karar vericileri bilen profesyonelleri sisteme dahil ediyor. İngiltere gerektiğinde hukuk, regülasyon, sektör ve iş geliştirme bilgisini dışarıdan satın alıyor. Singapur küçük ama nitelikli ekiplerle yatırım bağlantıları ve pazara giriş desteği sağlıyor.
Ortak ders basit:
Devlet her şeyi kendisi yapmıyor; şirketinin arkasında güçlü bir ekosistem kuruyor.
Herkesi Ankara’dan göndermeyelim
Türkiye de her ülkeye kalabalık memur kadroları göndermek zorunda değil.
Başta güçlü bir Türkiye Ticaret ve Yatırım Direktörü — Country Commercial Director bulunabilir. Ama çevresindeki kadronun önemli bölümü yerel piyasadan oluşturulmalı.
Hatta daha ileri gidelim.
Görev yapılan ülkede büyük şirketlerde CEO’luk, bankacılık, fon yöneticiliği veya bakanlık yapmış; düzenleyici kurumlarda çalışmış deneyimli isimler danışman ya da küçük bir Danışma Kurulu üyesi olarak Türkiye için çalıştırılabilmeli.
Riyad’da Suudi yatırım dünyasının etkili isimlerini, Pekin’de Çin sanayisini içeriden bilen yöneticileri, Londra’da City’nin deneyimli finansçılarını ekonomik diplomasi ağımıza katmanın değeri muazzam olur.
Bunları devlet memuru yapmak gerekmiyor. Retainer, proje bazlı ücret veya şeffaf başarı primi uygulanabilir. Somut iş yaratıldığında hizmetten yararlanan Türk şirketi de maliyete katkıda bulunabilir.
Ekonomik diplomasi bedava olmaz
Bir gerçeği daha kabul etmeliyiz:
Para harcamadan ekonomik diplomasi yapılamaz.
Dünyanın büyük yatırımcılarına, CEO’larına ve teknoloji şirketlerine ulaşmak; toplantılar düzenlemek, veri satın almak, sektör araştırması yaptırmak, danışman kullanmak ve doğru insanları bir araya getirmek para gerektirir.
Bir direktöre devlet memuru maaşı, sınırlı temsil bütçesi verip sonra “Türkiye’ye milyarlarca dolarlık yatırım getir” demek gerçekçi değildir.
Bu ofislerin ciddi ama sıkı denetlenen bütçeleri olmalı. Tanıtım, seyahat, ağırlama, yatırımcı toplantıları, danışmanlık, veri tabanları ve profesyonel hizmetler için kaynak kullanabilmeliler.
Kaynak veriyorsak karşılığında performans istemeliyiz.
Ne kadar harcadın kadar, Türkiye’ye ne kazandırdın?
Büyükelçilikle tek takım
Bu yapı büyükelçilikten bağımsız ikinci bir güç merkezi olmamalı. Tam tersine büyükelçiyle yakın koordinasyon içinde çalışmalı.
Çünkü bugün yatırım kararlarını yalnız fiyat belirlemiyor. Siyaset, güvenlik, yaptırımlar, kültür, kamuoyu, teknoloji güvenliği ve jeopolitik riskler de belirliyor.
Büyükelçi siyasi ve diplomatik haritayı okuyacak; ticaret ve yatırım direktörü ekonomik fırsatı görecek; yerel profesyonel ise hangi kapının nasıl açılacağını bilecek.
Üçü aynı Türkiye stratejisinin parçası olacak.
Ve ekonomik diplomasi yalnız başkentlerde örgütlenmeyecek. Çin Pekin’den, ABD Washington’dan, Almanya Berlin’den ibaret değil.
Sermayenin, teknolojinin ve üretimin bulunduğu yere gitmek zorundayız.
Önemli pazarlarda çevik Türkiye Business Hub’ları kurmanın zamanı geldi.
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla yurtdışı memuru değil; dünyayı koklayan, iş istihbaratı üreten, sermaye ve teknolojiyi izleyen, yatırımcı getiren, Türk şirketlerine yol açan, ihtilaf çözen ve yerel networkü Türkiye’nin hizmetine sokan yeni nesil ekonomik diplomatlar.
Onlara kaynak da verelim, hareket alanı da.
Sonra tek bir soru soralım:
Türkiye’ye ne kazandırdınız?