Otuz yılı aşkın bir süredir farklı coğrafyalarda, farklı para birimleriyle, farklı rejimlerle ve farklı krizlerle iç içe yaşadım.
Pekin’de genç bir diplomatken de, Paris’te Château de la Muette’te OECD yatırım dünyasının kalbinin attığı masalarda otururken de, Londra’da çok uluslu şirketlerin yönetim kurullarında görev alırken de, İstanbul’da girişimci dostlarla gece yarılarına uzayan sohbetlerdeyken de aynı gerçeği gördüm:
Para, matematikten önce psikolojidir; yatırımdan önce karakterdir.
1994 Türkiye krizi, 1997 Asya çöküşü, 2001 bankacılık fırtınası, 2008 küresel finans depremi, pandemi yılları, jeopolitik sarsıntılar… Her dönemde tablo değişti ama ders aynı kaldı: Hazırlıklı olan ayakta kaldı, hazırlıksız olan savruldu.
Bugün “para yönetimi” dediğimiz şey, aslında gelecekle yapılan sessiz bir sözleşmedir.
Kendi hayatımdan süzülen, pahalıya öğrenilmiş bazı kuralları paylaşmak istiyorum:
Her şeyden önce şunu öğrendim: Acil durum fonu lüks değil, haysiyet meselesidir.
Gelirin bir anda kesildiği anları yaşadım. O günlerde masaya güçlü oturmanızı sağlayan şey unvanınız değil, kenarda sessizce bekleyen nakit yastığınızdır. En az dokuz ay, tercihen bir yıl… Bu, finansal özgürlüğün sigortasıdır.
Sonra fark ettim ki tek gelir kaynağı modern çağın en kırılgan bağımlılığıdır.
Devlet memuru da olsanız, CEO da, girişimci de… Tek kanaldan akan para bir gün mutlaka kesintiye uğrar. Yan gelirler, yatırımlar, telifler, danışmanlıklar… Gelirin de portföyü olur.
Bir başka ders: Yerel paraya körü körüne güvenmek tarih bilmemektir.
Türkiye’de, Rusya’da, Asya’da, Latin Amerika’da aynı filmi izledim. En az birkaç aylık ihtiyacı karşılayacak döviz ve altın, sadece finansal değil, psikolojik bir emniyet kemeridir.
Belki de en acı tecrübem şuydu: Borç para, dostlukları sessizce çürütür.
Geri geleceğini umarak verilen her para, ilişkide görünmez bir hiyerarşi kurar. Yardım edecekseniz hediye edin, bağışlayın. Banka gibi davranırsanız, sonunda tahsildar gibi hissedersiniz.
Faizi de krizlerde öğrendim: Yüksek faiz, servetin içten içe kanamasıdır.
Enflasyon sizi aldatır, maaş artışı sizi rahatlatır; ama faiz sizi sessizce kemirir. Borçsuzluk, zenginlikten önce gelen bir lükstür.
Bir diğer temel alışkanlık: Önce kendime ödemek.
Gençken “kalanı biriktiririm” sanırdım. Hiçbir zaman kalmaz. Birikim, ay sonunda değil, ay başında yapılan bir disiplindir.
Ama yaş aldıkça şunu da ekledim: Hayatı ertelememek gerekir.
Paranın telafisi olur, zamanın olmaz. Sağlık varken, yürüyebiliyorken, görebiliyorken, öğrenebiliyorken… Aşırı tasarruf çoğu zaman mirasçılarınızın harcayacağı bir servet bırakmaktır.
Sistemle kavga etmemenin de faydasını gördüm: Kredi notu, görünmez bir itibardır.
Bugün borca ihtiyacınız olmayabilir; yarın olabilir. O gün kapıların açık kalması için bugünden itibar biriktirmek gerekir.
Yatırımda ise tek bir cümle yeter: Tek sepete güvenen, tek rüzgârda savrulur.
Gayrimenkul, nakit, döviz, altın, hisse, iş… Denge, servetin gerçek koruyucusudur.
Ve bütün bu tecrübelerin sonunda vardığım yer şudur:
Para sizi özgürleştiriyorsa anlamlıdır. Sizi tedirgin ediyorsa, siz onu değil, o sizi yönetiyordur.
Gençken parayı bir hedef sanıyordum. Bugün biliyorum ki para bir araç. Asıl mesele, onunla nasıl bir hayat kurduğunuz. Krizlerde eğilmeyen, ilişkilerde bozulmayan, geceleri uyku kaçırmayan bir düzen kurabiliyorsanız, gerçek zenginlik tam da oradadır.