İki yüz yıl önce dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Asya’daydı. Sanayi Devrimi onu Avrupa’ya, 20’nci yüzyıl Amerika’ya taşıdı. Şimdi sarkaç yeniden Doğu’ya dönüyor. Ancak yeni dönemin galibini yalnızca GDP belirlemeyecek. Sermayeyi, teknolojiyi, yeteneği ve güveni kim çekebiliyorsa gerçek güç onun elinde olacak. Türkiye’nin önündeki asıl soru da bu büyük servet transferinden ne kadar pay alabileceği.
Bazen tek bir grafik, yüzlerce sayfalık ekonomi ve jeopolitik kitabından daha fazlasını anlatır.
Geçenlerde karşıma çıkan, büyük ekonomilerin son iki yüzyılda dünya gayrisafi hasılasından aldıkları payın değişimini gösteren grafik de bunlardan biri.
1820’de dünya ekonomisinin merkezi bugünkü anlamıyla Batı değildi.
Satın alma gücü paritesiyle yapılan tarihsel hesaplamalarda Çin dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’una yaklaşıyordu. Hindistan da başlı başına devasa bir ekonomik coğrafyaydı. Henüz genç bir devlet olan Amerika Birleşik Devletleri’nin payı ise birkaç puandan ibaretti.
Sonra dünya değişti.
Sanayi Devrimi, buhar gücü, demiryolları, sömürge imparatorlukları, deniz ticareti ve modern finans Avrupa’yı, özellikle Britanya’yı, dünya ekonomisinin merkezine taşıdı.
20’nci yüzyılda bayrağı Amerika devraldı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD yalnızca dünyanın en büyük ekonomisi değildi. Doları, Wall Street’i, şirketleri, üniversiteleri, Pentagon’u, Hollywood’u ve kurduğu ittifak sistemiyle ekonomik büyüklüğünü finansal, teknolojik, askerî, diplomatik ve kültürel güce dönüştürebiliyordu.
Asıl mesele de zaten burada.
Çin yükselmiyor, geri dönüyor
Bugün sürekli “Çin’in yükselişinden” söz ediyoruz.
Tarihsel perspektiften baktığımızda belki de yanlış ifade kullanıyoruz.
Yaşadığımız şey Çin’in ilk kez yükselişi değil, geri dönüşü.
Çünkü Çin’in dünya ekonomisinin en büyük merkezlerinden biri olması tarihsel normdu. İstisna, 19’uncu ve 20’nci yüzyıllarda yaşadığı yaklaşık 150 yıllık büyük gerilemeydi.
Afyon Savaşları, iç isyanlar, yabancı müdahaleler, Qing Hanedanlığı’nın çöküşü, Japon işgali, iç savaş ve devrim Çin’i ekonomik bakımdan geriye itti.
1949’da Mao Zedong Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurduğunda ülke siyasi olarak yeniden birleşmişti ama ekonomik açıdan hâlâ son derece fakirdi.
Asıl kırılma 1978’de Deng Xiaoping ile başladı.
Çin üretti.
İhracat yaptı.
Tasarruf etti.
Limanlar, yollar, demiryolları, enerji santralleri ve fabrikalar kurdu.
Yabancı sermayeyi ve teknolojiyi ülkeye çekti.
Milyonlarca insanı eğitti.
Ve kırk küsur yılda insanlık tarihinin gördüğü en büyük ekonomik dönüşümlerden birini gerçekleştirdi.
Bugün satın alma gücü paritesiyle ölçüldüğünde Çin yeniden dünya ekonomisinin en büyük ağırlık merkezlerinden biri.
Dolayısıyla 21’inci yüzyılı yalnızca “Çin’in yükselişi” olarak görmek de eksik kalabilir.
Çünkü Hindistan geliyor. Güneydoğu Asya büyüyor. Körfez ülkeleri petrol gelirlerini teknolojiye, altyapıya ve küresel yatırımlara dönüştürüyor.
Yaşadığımız daha büyük hikâye belki de Asya’nın geri dönüşü.
Büyük ekonomi olmak büyük güç olmaya yetmiyor
Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Ekonomik büyüklük ile ekonomik güç aynı şey değil.
Ekonomik güç ile jeopolitik güç ise hiç aynı şey değil.
Bir ülkenin yüz milyonlarca nüfusu, dev fabrikaları ve trilyonlarca dolarlık üretimi olabilir. Fakat sermayesi ülkesinden kaçıyorsa, para birimine uluslararası güven sınırlıysa, finans piyasaları yeterince derin değilse, hukuk sistemi öngörülebilir bulunmuyorsa ve en yetenekli insanları başka ülkelere gidiyorsa, bu ekonomik büyüklüğün tamamını stratejik güce çevirmek mümkün değildir.
Britanya’nın ve daha sonra Amerika’nın başarısının sırrı yalnızca üretmek değildi.
Dünyanın parasını da kendilerine çekebildiler.
İşte Çin ile Amerika arasındaki gerçek yarış burada başlıyor.
Asıl yarış GDP’de değil, sermayede
Önümüzdeki dönemde ekonomik güç mücadelesini yalnızca ülkelerin dünya GDP’sinden aldıkları pay üzerinden okumak yanıltıcı olacak.
Bir sonraki aşama, ekonomik büyüklük kadar sermayenin nasıl tahsis edildiğine bağlı.
Bir ülkenin yüksek tasarruf oranına sahip olması tek başına yeterli değil. O tasarrufları üretken yatırımlara, inovasyona, yeni şirketlere ve teknolojilere dönüştürebilmesi gerekiyor.
Bunun için derin sermaye piyasaları, güçlü kurumlar, girişimcilik kültürü, hukuki öngörülebilirlik ve geleceğe güven şart.
Bergos AG Chief Investment Officer’ı Till Christian Budelmann’ın dikkat çektiği gibi:
GDP bize ekonomik ağırlığın nerede bulunduğunu gösterir. Sermaye hareketleri ise yatırımcının o ağırlığa gerçekten ne kadar güvendiğini.
Bu ayrım önümüzdeki yirmi yılın güç dengelerini anlamak bakımından kritik.
Çin dünyanın en büyük tasarruf havuzlarından birine, muazzam sanayi kapasitesine ve elektrikli araçlardan bataryalara, güneş panellerinden kritik minerallere, gemi yapımından telekomünikasyona kadar pek çok alanda güçlü şirketlere sahip.
Ama küresel finans sisteminin ağırlık merkezi hâlâ büyük ölçüde Amerika ve Batı’da.
Dolar başlıca rezerv para birimi olmaya devam ediyor.
New York ve Londra küresel sermayenin başlıca merkezleri.
Amerikan sermaye piyasalarının derinliği, likiditesi ve risk sermayesi ekosistemi Çin’in kolaylıkla ikame edebileceği üstünlükler değil.
Yani Çin fabrikalarda Amerika’ya meydan okuyor olabilir.
Ama Amerika’nın finansal üstünlüğünü henüz ortadan kaldırmış değil.
Paranız varsa nereye götürürsünüz?
21’inci yüzyılın güç mücadelesini anlamanın en basit yollarından biri şu soruyu sormak:
Elinizde 100 milyon dolar varsa nereye götürürsünüz?
Hangi ülkede şirket kurarsınız?
Hangi para biriminde tutarsınız?
Hangi borsada halka açılırsınız?
Çocuğunuzu hangi üniversiteye gönderirsiniz?
Yeni teknolojiniz için sermayeyi nerede ararsınız?
Fikrinizi, mülkiyetinizi ve servetinizi hangi hukuk sistemine emanet edersiniz?
Bu soruların cevapları köklü biçimde değişmeye başladığı gün, dünya düzeninin gerçekten değiştiğini anlayacağız.
Çünkü gerçek ekonomik süper güç yalnızca dünyanın malını üreten ülke değildir.
Dünyanın parasını, girişimcisini, bilim insanını ve güvenini de kendisine çekebilen ülkedir.
Yüzde 30’un görünmez tavanı
Sözünü ettiğim grafikte dikkat çekici başka bir nokta daha var.
Son iki yüzyılda hiçbir büyük ekonomik güç dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unun çok üzerine kalıcı biçimde çıkamamış görünüyor.
Elbette bunu matematiksel bir yasa olarak görmek doğru olmaz. Özellikle 19’uncu yüzyıla ilişkin GDP tahminleri kesin rakamlar değil.
Ama siyasi ekonomi açısından düşündürücü bir mesaj taşıyor.
Bir ülke büyüdükçe rakipleri de harekete geçiyor.
Teknolojisi kopyalanıyor.
Ücretleri yükseliyor.
Demografisi değişiyor.
Üretim başka ülkelere kayıyor.
Rakip ekonomik merkezler ortaya çıkıyor.
Jeopolitik karşı koalisyonlar oluşuyor.
Kısacası başarı kendi rakiplerini yaratıyor.
Britanya bunu yaşadı.
Amerika yaşıyor.
Çin de yaşayacak.
Bu nedenle önümüzdeki dünya muhtemelen tek bir hegemonun dünyası olmayacak.
Daha parçalı, daha rekabetçi ve birkaç büyük ekonomik kutbun aynı anda ağırlık taşıdığı bir sistem ortaya çıkıyor.
Hindistan’ı gözden kaçırmayın
Burada sık yaptığımız başka bir hata var.
Çin’e o kadar yoğunlaşıyoruz ki Hindistan’ı zaman zaman dipnot haline getiriyoruz.
Oysa uzun tarih perspektifinde Hindistan da Çin kadar önemli.
19’uncu yüzyıldaki Hindistan verilerini değerlendirirken ülkenin Britanya İmparatorluğu altında bulunduğunu da unutmamak gerekiyor. O dönemin üretim rakamları siyasi egemenliğin veya sermaye kontrolünün kimin elinde olduğunu tek başına anlatmıyor.
Bugün ise bambaşka bir Hindistan var.
Genç nüfusu, teknoloji sektörü, girişimci sınıfı, diasporası ve dev iç pazarıyla önümüzdeki birkaç on yılın en önemli ekonomik hikâyelerinden birini yazabilir.
Dolayısıyla ekonomik ağırlığın Batı’dan Doğu’ya kaymasını yalnızca Washington-Pekin rekabetine indirgememek gerekiyor.
Delhi, Mumbai, Singapore, Jakarta, Seoul, Tokyo, Dubai ve Riyad da yeni haritanın parçaları.
Peki Türkiye bu haritanın neresinde?
Bizim açımızdan asıl soru burada başlıyor.
Çin mi Amerika mı kazanacak?
Bence Türkiye için yanlış soru bu.
Doğru soru şu:
Dünya serveti, sermayesi, teknolojisi ve üretimi yeniden dağıtılırken Türkiye bu büyük dönüşümden ne kadar pay alacak?
Türkiye’nin ilginç bir özelliği var.
Ekonomik ağırlığımız küresel ölçekte sınırlı olmasına rağmen jeopolitik ağırlığımız çoğu zaman ekonomik büyüklüğümüzün üzerinde.
Avrupa’nın üretim merkezlerine yakınız.
Karadeniz’e, Kafkasya’ya ve Orta Asya’ya açılıyoruz.
Orta Doğu ile Avrupa arasındayız.
Akdeniz’deyiz.
Körfez sermayesine birkaç saatlik mesafedeyiz.
Çin’den Avrupa’ya uzanan kara ve demiryolu koridorlarının doğal güzergâhlarından biriyiz.
Ama coğrafya tek başına zenginlik yaratmaz.
21’inci yüzyılda Türkiye’nin yapması gereken, jeopolitik değerini ekonomik değere dönüştürmek.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece daha fazla para değil
Türkiye uzun yıllardır büyümesini finanse edebilmek için dış sermayeye ihtiyaç duyan bir ekonomi.
Fakat mesele sadece ülkeye ne kadar para girdiği değil.
Nasıl para girdiği.
Bir haftada girip ertesi ay çıkabilecek sıcak para mı?
Gayrimenkul alımı mı?
Borç mu?
Yoksa fabrika kuran, teknoloji getiren, Türk şirketlerini küresel tedarik zincirlerine bağlayan, AR-GE yapan ve Türkiye’den dünyaya ihracat gerçekleştiren uzun vadeli sermaye mi?
Türkiye’nin esas ihtiyacı sonuncusu.
Bir ülkenin yatırım başarısı, borsasına birkaç milyar dolar girmesiyle ölçülmemeli.
Dünyanın en iyi şirketlerinin o ülkede 20-30 yıllık yatırım kararı almasıyla ölçülmeli.
Bu nedenle Çin sermayesini yalnızca elektrikli otomobil fabrikası olarak görmemeliyiz.
Körfez sermayesini gayrimenkul ve banka hissesiyle sınırlamamalıyız.
Avrupa ile ilişkimizi yalnızca mevcut ticaret hacmini korumaya indirgememeliyiz.
Amerikan sermayesini de sadece portföy yatırımları üzerinden okumamalıyız.
Hepsini aynı uzun vadeli sanayi, teknoloji ve sermaye stratejisinin parçaları haline getirmeliyiz.
Ne Washington ne Pekin: Türkiye’nin kendi oyunu
ABD-Çin rekabeti sertleştikçe Türkiye’ye de sık sık “hangi tarafta olacaksınız?” sorusu yöneltiliyor.
Türkiye NATO üyesi. Avrupa ile ekonomik ve kurumsal bağları son derece güçlü. İhracatının önemli bölümü Avrupa’ya gidiyor.
Bunlar gerçekler.
Ama aynı Türkiye’nin Çin ile ticaretini ve yatırımlarını geliştirmesi, Körfez sermayesini çekmesi, Orta Asya ile ekonomik entegrasyonunu derinleştirmesi, Hindistan ve Güneydoğu Asya’da yeni pazarlar yaratması da gerekiyor.
Bunlar birbirinin alternatifi olmak zorunda değil.
Türkiye’nin en büyük avantajlarından biri, Batı sermayesi ile Doğu’nun yükselen ekonomik gücü arasında güvenilir bir bağlantı noktası olabilmesi.
Washington, Brüksel ve Londra ile güçlü ilişkilerimizi sürdürürken Pekin, Delhi, Riyad, Abu Dabi ve diğer yükselen merkezlerle ekonomik ilişkilerimizi geliştirebilmeliyiz.
Bu, basit bir denge siyaseti değil.
Ekonomik çeşitlendirme ve stratejik özerklik meselesi.
İstanbul neden küresel sermaye merkezi olmasın?
Kendimize daha iddialı bir soru da sormalıyız.
Dubai son yirmi yılda dünyanın önemli sermaye merkezlerinden biri haline gelebildiyse, Singapore bunu çok daha önce başarabildiyse, neden İstanbul kendi bölgesinde benzer bir rol oynayamasın?
Coğrafyamız var.
Bankacılık tecrübemiz var.
Girişimci kültürümüz var.
Sanayi altyapımız var.
Avrupa pazarına erişimimiz var.
İstanbul’un kendisi zaten küresel ölçekte olağanüstü çekim gücüne sahip.
Eksik olan gökdelen değil.
Finans merkezinin binasını yapmak kolay.
Zor olan güven merkezini inşa etmek.
Uluslararası sermaye için hukuk güvenliği, mülkiyet hakkı, sözleşmelerin uygulanabilirliği, fiyat istikrarı, düzenleyici öngörülebilirlik, kurumsal kalite ve ekonomi politikasında devamlılık en az vergi teşvikleri kadar önemli.
Çünkü sermaye milliyetçi değildir.
Kendisine güven, getiri ve gelecek sunulan yere gider.
En Büyük Sermayemiz İnsan
Üstelik 21’inci yüzyılın sermayesi yalnızca para değil.
İnsan da sermaye.
Hatta yapay zekâ, biyoteknoloji, ileri malzemeler, enerji teknolojileri, savunma ve dijital ekonomi çağında belki de en kıymetli sermaye insan.
Türkiye’nin en başarılı mühendislerini, doktorlarını, akademisyenlerini ve girişimcilerini Londra’ya, Berlin’e, Amsterdam’a, Dubai’ye veya Silicon Valley’e gönderip sonra milyarlarca dolar yabancı yatırım çekmekle övünüyorsak denklemin bir tarafını eksik okuyoruz.
Gerçek başarı yabancı sermayeyi Türkiye’ye getirirken Türk yeteneğini de Türkiye’de tutabilmek.
Hatta dünyanın yetenekli insanlarını İstanbul’a, İzmir’e, Ankara’ya çekebilmek.
Bir ülkenin geleceğine duyulan güvenin belki de en güçlü göstergesi şudur:
Kendi gençleri geleceklerini orada kurmak istiyor mu?
Türkiye’nin önünde tarihî bir pencere var
Bugünkü küresel parçalanma Türkiye için yalnızca risk yaratmıyor.
Ciddi fırsatlar da yaratıyor.
Avrupa üretim zincirlerini yakınlaştırmak istiyor.
Çinli şirketler Avrupa pazarlarına daha yakın üretim merkezleri arıyor.
Körfez ülkeleri petrol sonrası dönem için devasa sermayelerini teknolojiye, altyapıya ve yeni sanayilere yönlendiriyor.
Orta Asya yeni ticaret ve enerji koridorları arıyor.
Enerji güvenliği, kritik mineraller, savunma sanayii, yapay zekâ, veri merkezleri, lojistik ve yeşil sanayi dünyanın yeni yatırım haritasını şekillendiriyor.
Türkiye bütün bu hatların kesiştiği az sayıdaki ülkeden biri.
Ama fırsat pencereleri sonsuza kadar açık kalmaz.
Polonya, Romanya, Körfez ülkeleri, Hindistan, Vietnam ve başka yükselen ekonomiler de aynı yatırımların peşinde.
Türkiye’nin rakibi yalnızca komşuları değil.
Dünyada sermayeye güvenli liman, üretime rekabetçi üs ve yeteneğe gelecek vaat eden her ülke bizim rakibimiz.
İlk 10 ekonomi olmaktan daha önemlisi
Türkiye yıllardır “dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olmak” hedefini konuşuyor.
Elbette önemli bir hedef.
Ama artık yeterince iddialı değil.
Türkiye dünyanın en güvenilir yatırım merkezlerinden, en rekabetçi üretim üslerinden, en yenilikçi teknoloji ekosistemlerinden ve en fazla yetenek çeken ülkelerinden biri olmayı hedeflemeli.
Çünkü GDP sıralamasında yükselmek başka şey.
Zenginleşmek başka şey.
Ekonomik büyüklüğü kalıcı güce dönüştürmek ise çok daha başka bir şey.
İki yüz yıl önce dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Doğu’daydı.
Sanayi Devrimi ile Batı’ya geçti.
20’nci yüzyıl Amerika’nın yüzyılı oldu.
Şimdi sarkaç yeniden Asya’ya doğru hareket ediyor.
Türkiye ise tam bu iki dünyanın arasında duruyor.
Ama bu kez sadece “köprü ülke” olmakla yetinemeyiz.
Köprüden geçen trenleri seyretmek zenginlik yaratmaz.
O trenlere mal yüklemek, sermayeyi burada değerlendirmek, teknolojiyi burada geliştirmek ve katma değeri burada bırakmak gerekiyor.
Önümüzdeki yirmi yılın büyük sorusu Çin’in Amerika’yı GDP’de geçip geçmeyeceği değil.
Daha önemli soru şu:
Dünyanın parası, teknolojisi, girişimcisi ve yeteneği hangi yöne gidecek?
Türkiye açısından ise soru daha da yalın:
Dünya serveti yeniden dağıtılırken biz seyirci mi kalacağız, yoksa masada güçlü bir oyuncu mu olacağız?
Bunun cevabını coğrafyamız vermeyecek.
Kurduğumuz kurumlar, yarattığımız güven, yetiştirdiğimiz insanlar ve sermayeyi üretken güce dönüştürme becerimiz verecek.
Çünkü ekonomik ağırlığın yön değiştirmesi önemlidir.
Ama paranın, insanın ve güvenin yön değiştirmesi, dünya düzeninin gerçekten değiştiğini gösterir.