Tehlikeli sulardayız.
Dalgalar sert, akıntılar karmaşık, pusulalar şaşıyor. Ama aynı anda, belki de bir asırda bir açılan eşsiz bir fırsat koridorunun içinden geçiyoruz.
Böyle dönemlerde ülkeler iki şekilde kaybeder: Ya korkuya kapılıp kıyıya sığınırlar ya da aceleyle açılıp fırtınaya hazırlıksız yakalanırlar. Kazananlar ise dantel gibi işler; sabırla, hesapla, zamanlamayla ve soğukkanlılıkla.
Dünya, alışıldık güç dengelerinin çözüldüğü, kurumsal aklın geri çekildiği, liderlerin kişisel kararlarının ve doğrudan temaslarının belirleyici olduğu bir faza girmiş durumda.
Washington’da Avrupa’yı sarsan, Moskova ile doğrudan konuşabilen, Pekin’i ideolojik bir düşman değil sistemik bir rakip olarak konumlayan, Orta Doğu’yu İsrail merkezli yeni bir güvenlik mimarisi etrafında yeniden kurgulayan sıra dışı bir başkan var.
Bu tür dönemler tarih kitaplarında nadiren görülür ve uzun sürmez. Bu yüzden zaman, tereddüt edenlerin değil; hazırlıklı olanların lehine işler.
Neden bugün dünyada bu kadar çok fırsat var?
Bugünün dünyası sadece risklerle değil, olağanüstü fırsatlarla da dolu. Bunun nedeni, küresel düzenin aynı anda birkaç eksende çözülmesi ve yeniden kurulmasıdır.
Tarihte nadiren görülen bu “eşik anlar”, eski dengelerin yıkıldığı, yenilerinin henüz tam oturmadığı geçiş dönemleridir. Fırsat tam da bu boşlukta doğar.
- Güç hiyerarşisi yeniden yazılıyor.
ABD’nin mutlak hâkimiyetinin zayıflaması, Çin’in yükselişi, Rusya’nın askerî meydan okuması, Avrupa’nın stratejik kırılganlığı… Hiçbir büyük güç eskisi kadar rahat değil. Bu tablo, orta ölçekli ama jeopolitik ağırlığı yüksek ülkeler için geniş bir manevra alanı anlamına geliyor. Türkiye gibi ülkeler ilk kez sadece “denge unsuru” değil, aynı zamanda “oyun kurucu” olma imkânına sahip.
- Güvenlik mimarileri çözülüyor.
NATO’nun rolü, AB’nin savunma kapasitesi, Orta Doğu’daki Amerikan şemsiyesi, İran’ın vekil ağları eşzamanlı sorgulanıyor. Eski güvenlik düzenleri dağılırken yenileri inşa ediliyor. Bu geçiş anı, ittifakları, nüfuz alanlarını ve masaları yeniden şekillendirme fırsatı sunuyor.
- Enerji ve ticaret koridorları yeniden çiziliyor.
Ukrayna savaşıyla birlikte enerji akışları, boru hatları, LNG terminalleri, ticaret yolları ve deniz geçitleri baştan sona yeniden kurgulanıyor. Karadeniz, Doğu Akdeniz, Kafkaslar, Orta Asya ve Basra hattı küresel ekonominin sinir uçları hâline gelmiş durumda. Bu coğrafyanın merkezinde bulunan ülkeler için tarihsel ölçekte bir jeoekonomik fırsat doğuyor.
- Teknolojik devrim güç dengelerini sarsıyor.
Yapay zeka, savunma teknolojileri, uzay, siber güvenlik ve yeşil dönüşüm; eski tekelleri zorluyor, yeni oyunculara sıçrama imkânı sunuyor. Geç kalanların bile doğru hamleyle öne geçebileceği nadir bir dönem yaşanıyor.
- Avrupa stratejik boşlukta.
ABD’ye bağımlı, Rusya’dan ürkek, Çin karşısında temkinli Avrupa; savunmada, enerjide, göçte ve tedarik zincirlerinde Türkiye gibi ülkelere her zamankinden fazla ihtiyaç duyuyor. Bu, Ankara için sadece pazarlık gücü değil, yeni bir güvenlik ve ekonomik mimariyi birlikte kurma fırsatıdır.
- Orta Doğu’da kartlar yeniden dağıtılıyor.
İran’ın etkisinin zayıflaması, Arap dünyasının normalleşme arayışı, İsrail’in güvenlik merkezli yeni doktrini ve Körfez’in küresel sermaye rolü bölgeyi yeniden şekillendiriyor. Türkiye bu süreçte ya kenarda kalacak ya da denge kurucu ve yön verici aktör olacaktır.
Lider diplomasisinin açtığı kapı
Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump arasında oluşan doğrudan kanal, klasik diplomatik bürokrasinin kilitlendiği dosyalarda yeni manevra alanları açtı.
Suriye’de YPG’nin denklemin dışına itilmesi, Şam’ın yeniden tek muhatap olarak kabul edilmesi, CENTCOM’un sahadaki belirleyiciliğinin sınırlandırılması ve özel diplomasi hatları bunun göstergeleri.
Bu yalnızca taktik bir kazanım değildir. Türkiye’nin sahada olan ve masada vazgeçilmez aktör konumunun yeniden tescilidir. Kıbrıs’ta, Ege’de, Doğu Akdeniz’de, Kafkasya’da ve Afrika’da yaşanan gelişmeler, doğru okunduğunda stratejik sıçrama alanlarına dönüşebilir.
Yeni mimari: Merkez mi, kenar mı?
İran’ın vekil ağının zayıflaması, İsrail–Körfez–Azerbaycan hattında oluşan yeni güvenlik kuşağı, Abraham Anlaşmaları’nın Orta Asya’ya uzanma ihtimali Avrasya satrancının eksen değiştirdiğini gösteriyor.
Bu yeni düzende Türkiye ya merkezde yer alacak ya da başkalarının kurduğu masada kenara itilecektir. Arası yok.
Avrupa ile yeni entegrasyon eşiği
Bu konjonktür, Türkiye–Avrupa ilişkilerini yeniden tanımlamak için benzersiz bir fırsat sunuyor. Tam üyelik tartışmasının ötesinde; savunma, enerji güvenliği, sanayi entegrasyonu, göç ve teknoloji alanlarında, İngiltere’nin de özel statüyle dâhil olacağı geniş bir Avrupa mimarisinde Türkiye kilit rol oynayabilir.
Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın kronik blokajlarının, çekirdek Avrupa’nın stratejik ihtiyaçları karşısında aşılabileceği bir döneme giriliyor. Ukrayna ve Batı Balkanlar bu yeni mimarinin doğal parçalarıdır.
İş dünyasının tecrübesinden soğukkanlı bir okuma: Erdal Aksoy
Tam bu noktada, küresel sermaye hareketlerini ve tedarik zincirlerinin yeniden yapılanmasını yakından izleyen iş dünyasının tecrübeli isimlerinden Erdal Aksoy’un sohbetimizde yaptığı değerlendirmeyi anlamlı buldum:
“Biz bugün bir kriz çağında değil, bir fırsat çağındayız. Dünya yeniden kurulurken doğru yerde duran ülkeler ve şirketler sıçrama yapacaklar. Bence asıl risk, belirsizlikten korkup beklemeye geçmektir.”
Yarım asrı aşan sanayi, finans ve uluslararası ortaklık tecrübesiyle Aksoy’un bu tespiti, ham bir iyimserlik değil; tarihsel dönüşüm anlarının doğasını bilen bir iş insanının soğukkanlı okuması. Bugünkü küresel türbülans, ona göre sermayenin yön değiştirdiği, güvenilir üretim ve lojistik merkezlerinin yeniden arandığı bir yeniden konumlanma dönemidir. Türkiye, doğru hukuk zemini, öngörülebilir ekonomi yönetimi ve siyasi istikrarla bu dalgayı lehine çevirebilecek nadir ülkelerden biridir.
Büyük strateji ve iç dayanıklılık
Ancak bütün bu fırsat penceresinin tek bir vazgeçilmez ön şartı vardır:
İçeride sağlam durmak.
Bu mesele iktidar–muhalefet meselesi değildir; devlet ve millet meselesidir. Bu fırsatlara ancak iktidarıyla muhalefetiyle, kurumlarıyla ve toplumu ile birlikte sarılabiliriz.
İç cephe zayıfken dışarıda oyun kurucu olunmaz.
Güçlü olmak sadece askerî kapasiteyle ölçülmez. Güç;
– Barışık bir toplum,
– İşleyen bir demokrasi,
– Güven veren bir hukuk düzeni,
– Üreten ve adil paylaşan bir ekonomi,
– Geleceğine inanan bir gençlik demektir.
Ayaklarımız kendi toprağımızda sağlam basmıyorsa, dışarıdaki fırsatlar sadece bir hayal, bir hülya olarak kalmaya mahkûmdur. İçerde istikrarı, refahı ve özgürlük iklimini kuramayan ülkeler, dış politikada da kalıcı kazanımlar elde edemez.
Bu yüzden bugün asıl stratejik hamle; sadece sınır ötesinde, sadece diplomasi masalarında değil, önce içeride yapılmalıdır.
Tarih korkakları değil, frsatı okuyanları yazar
Bugün yapılması gereken, “Bizi kuşatıyorlar mı?” kaygısına kapanmak değil;
“Bu küresel sarsıntıyı nasıl tarihsel avantaja çeviririz?” sorusuna soğukkanlılıkla ve stratejik akıl temelinde odaklanmaktır. Tabii ki aynı zamanda tehlikeleri görerek, riskleri hesaplayarak, her senaryoya hazırlıklı olarak.
Gerçekten de böyle dönemler yüz yılda bir gelir. Belki iki yüz yılda bir. Ve belki de bu kez, tarih sahnesinde top Türkiye’nin önüne gelmiştir.
Şimdi panik değil, strateji zamanı.
Şimdi tehdit dili değil, fırsat aklı zamanı.
Ve en önemlisi: Bu pencere açıkken, iktidarıyla muhalefetiyle, devletiyle milletiyle, ustalıkla ve birlik içinde harekete geçme zamanıdır.
Tarih böylesi eşsiz fırsatları kaçıranları affetmez.