Arama

Sadece BYD meselesi değil, Türkiye’nin jeoekonomik uyanış zamanı

BYD'nin Türkiye yatırımı etrafında şekillenen tartışmalar, yalnızca bir otomobil fabrikasının geleceğine değil, Türkiye'nin sanayi politikası, dış ticaret dengesi ve küresel ekonomideki konumuna da ışık tutuyor. Çin ile Avrupa arasındaki rekabetin derinleştiği bir dönemde Ankara'nın hem yatırım taahhütlerini hem de Türkiye'nin uzun vadeli ekonomik çıkarlarını yeniden değerlendirmesi gerektiği vurgulanıyor.

12 Haziran 2026, 15:48

Bazen bir yatırım haberi yalnızca bir fabrikanın hikâyesi değildir.
Bir ülkenin sanayi politikasını, dış ticaret stratejisini ve küresel ekonomideki yerini yeniden düşünmesini gerektiren bir dönüm noktasıdır.
Bugün BYD etrafında yaşanan tartışma tam da böyledir.
Konu yalnızca Çin değildir.
Konu yalnızca elektrikli otomobil de değildir.
Konu, Türkiye’nin yeni dünya düzeninde nasıl bir ekonomik güç olacağıdır.

Bir milyar dolarlık umut

Temmuz 2024’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın huzurunda yaklaşık 1 milyar dolarlık BYD yatırım anlaşması imzalandığında haklı olarak büyük bir heyecan oluşmuştu.
Manisa’da yıllık yaklaşık 150 bin araç üretim kapasitesine sahip bir tesis kurulacak, bir Ar-Ge merkezi oluşturulacak ve yaklaşık 5 bin kişiye doğrudan istihdam sağlanacaktı.
Bu sadece yeni bir otomobil fabrikası değildi.
Türkiye’nin elektrikli araç çağında Avrupa’nın üretim üslerinden biri olabileceğinin sembolüydü.
Piyasalar bunu böyle okudu.
İş dünyası bunu böyle yorumladı.
Devlet de buna uygun teşvik mekanizmalarını devreye aldı.
Bugün ise yatırımın geleceğine ilişkin belirsizlikler konuşuluyor.
Ben meseleyi çok daha geniş bir perspektiften okumak gerektiğini düşünüyorum.

Asıl değişen BYD değil, dünya ekonomisi

Çin son yirmi yılda dünyanın üretim merkezi haline geldi.
Şimdi ise sadece üretmek değil, dünyanın otomotiv sektörünü yeniden şekillendirmek istiyor.
BYD’nin adı bile bunu anlatıyor:
“Build Your Dreams”.
Gerçekten de birkaç yıl öncesine kadar çok az kişinin bildiği bu şirket bugün dünyanın en büyük elektrikli araç üreticilerinden biri haline geldi.
Fakat tam bu yükseliş döneminde Avrupa’nın politikası değişti.
Brüksel artık meseleyi yalnızca serbest ticaret olarak görmüyor.
Bu artık bir sanayi politikasıdır.
Bir teknoloji politikasıdır.
Bir istihdam politikasıdır.
Hatta bir ulusal güvenlik politikasıdır.
Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler otomotiv sektörünü ekonomilerinin omurgası olarak görüyor.
Doğal olarak Çin’in bu pazarı hızla ele geçirmesine kayıtsız kalmaları beklenemez.
Kapıdan girmesini istemedikleri ürünlerin Türkiye üzerinden bacadan girmesini de istemeyebilirler.
İşte tam bu noktada Ankara’nın dikkatli olması gerekiyor.

Ankara’nın Brüksel’e sorması gereken sorular

Türkiye yıllardır Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği yükümlülüklerini yerine getiriyor.
Sanayisini buna göre şekillendiriyor.
Yatırımcılar da Türkiye’yi Avrupa’ya açılan üretim üssü olarak görüyor.
Peki bugün Avrupa fiilen farklı bir yaklaşım benimsiyorsa bunun Türkiye açısından anlamı nedir?
Eğer Türkiye’de üretilecek araçların Avrupa pazarına erişimi siyasi veya idari gerekçelerle zorlaştırılacaksa bunun açık biçimde ortaya konulması gerekir.
Bu konu yalnızca BYD’nin meselesi değildir.
Türkiye’nin yatırım çekme kapasitesinin meselesidir.
Ankara, Gümrük Birliği’nin yeni sanayi çağında nasıl işleyeceğini Brüksel ile ciddi biçimde müzakere etmelidir.
Gümrük Birliği sadece yükümlülük doğuran değil, aynı zamanda öngörülebilir haklar sağlayan bir sistem olmalıdır.

Ankara’nın Pekin’e de sorması gereken sorular

Ancak mesele sadece Avrupa değildir.
Türkiye yatırım beklentisiyle önemli kolaylıklar sağladı.
Çinli üreticilere yönelik ithalat rejiminde yatırım yapacak şirketler için önemli avantajlar oluşturuldu.
Araçlar Türkiye pazarına girdi.
Satışlar gerçekleşti.
Marka hızla büyüdü.
Peki yatırım gerçekleşmez veya uzun süre ertelenirse ne olacaktır?
Ben yabancı yatırım karşıtı değilim.
Tam tersine.
Türkiye’nin çok daha fazla Çin, Avrupa, Körfez, Amerikan ve Asya yatırımı çekmesini savunuyorum.
Ancak yatırım ilişkileri karşılıklı güven üzerine kurulmalıdır.
Verilen sözler yerine getirilmelidir.
Eğer imzalanan anlaşmalarda yatırım taahhütleri açık şekilde yer alıyorsa ve bunlar gerçekleşmiyorsa devlet ilgili teşvikleri, tahsis edilen arazileri ve sağlanan avantajları yeniden değerlendirmelidir.
Anlaşmaların hükümleri çerçevesinde gerekiyorsa hukuki haklarını, tazminat dahil bütün seçenekleri incelemelidir.
Bu yatırım düşmanlığı değildir.
Bu devlet ciddiyetidir.

Asıl sorun 45 milyar dolarlık dengesizlik

Bugün Türkiye ile Çin arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 50 milyar doların üzerine çıkmış durumdadır.
Ancak bu ilişkinin yapısı son derece dengesizdir.
Çin’in Türkiye’ye ihracatı yaklaşık 50 milyar dolara yaklaşırken Türkiye’nin Çin’e ihracatı bunun çok küçük bir bölümünü oluşturmaktadır.
Sonuç olarak yaklaşık 45 milyar dolar civarında devasa bir dış ticaret açığı ortaya çıkmaktadır.
Bu sürdürülebilir değildir.
Dostluk başka şeydir.
Ekonomik menfaat dengesi başka şeydir.
Hiçbir ülke sürekli açık vererek uzun vadeli stratejik ortaklık kuramaz.

BYD tek oyuncu değil

Türkiye pazarı bugün yalnızca BYD’nin ilgisini çekmiyor.
Chery, MG ve diğer Çinli üreticiler de Türkiye’yi yakından izliyor.
Bazıları yatırım planlarını açıkladı.
Bazıları görüşmeler yürütüyor.
Bazıları ise yalnızca pazarda büyümeye odaklanıyor.
Bu nedenle Ankara’nın yaklaşımı şirket bazlı değil, ilke bazlı olmalıdır.
Kapımız herkese açıktır.
Ama sadece satış yapmak için değil.
Üretmek için.
Teknoloji geliştirmek için.
Ar-Ge yapmak için.
Türk mühendisini yetiştirmek için.
Türk yan sanayisini küresel değer zincirine taşımak için.

Yeni bir sanayi sözleşmesi

Artık yeni dönemin ilkesi açık olmalıdır.
Türkiye montaj üssü olmak istemiyor.
Türkiye teknoloji üreten bir ülke olmak istiyor.
Batarya teknolojileri…
Yapay zekâ destekli mobilite…
Yazılım…
Elektronik…
Yüksek katma değerli mühendislik…
Geleceğin rekabeti burada yaşanacaktır.
Ucuz işçilik dönemi bitiyor.
Akıllı üretim dönemi başlıyor.

Üç stratejik tavsiye

Birincisi, Ankara Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği’nin yeni sanayi düzeninde nasıl işleyeceğini yeniden müzakere etmelidir. Türkiye’nin yatırım çekme kapasitesini azaltacak fiili engeller varsa bunlar diplomatik ve hukuki yollarla ele alınmalıdır.
İkincisi, yatırım taahhütleri ile verilen teşvikler birlikte değerlendirilmelidir. Yatırım gerçekleşmiyorsa kamu kaynaklarının kullanımı ve sağlanan avantajlar objektif biçimde yeniden gözden geçirilmeli; anlaşmaların izin verdiği ölçüde Türkiye’nin hukuki hakları korunmalıdır.
Üçüncüsü, Çin ile ekonomik ilişkiler gerçek anlamda kazan-kazan anlayışı üzerine yeniden inşa edilmelidir. Daha fazla ithalat değil; daha fazla ortak üretim, teknoloji transferi, Ar-Ge ve ihracat hedeflenmelidir.

Mesele BYD değil, Türkiye’nin geleceği

Bugün tartıştığımız aslında bir otomobil markası değildir.
Küresel değer zincirlerinin yeniden yazıldığı bir dönemde Türkiye’nin nerede duracağıdır.
Yeni dünyada yatırım kararlarını artık sadece maliyetler belirlemiyor.
Jeopolitik belirliyor.
Ticaret savaşları belirliyor.
Teknoloji rekabeti belirliyor.
Sanayi politikaları belirliyor.
Türkiye bu oyunun seyircisi değil, kurucu oyuncularından biri olmak zorundadır.
Kapılarımız bütün yatırımcılara sonuna kadar açıktır.
Ancak yeni dönemin temel ilkesi de aynı derecede açık olmalıdır:
Türkiye verdiği sözleri tutar. Aynı ciddiyeti yatırımcılarından ve ticaret ortaklarından da bekler.
BYD dosyasına yalnızca bir yatırımın akıbeti olarak bakmayın.
Onu, Türkiye’nin Avrupa ile Çin arasında nasıl bir jeoekonomik güç olacağının sınavı olarak okuyun.
Çünkü mesele bir fabrika değil.
Mesele Türkiye’nin gelecek otuz yılıdır.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok