Bugün resmen ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi. Ama fiiliyatta, Orta Doğu’dan Doğu Akdeniz’e, Körfez’den Kürt coğrafyasına uzanan geniş bir satranç tahtasında perde arkasında dolaşan, çok dinleyen, az konuşan ama varlığıyla dengeyi etkileyen bir aktör. Ankara’da pek görünmüyor, Büyükelçiliğe uğramıyor; İstanbul’da geçiriyor zamanını. Boğaz’a bakan evinde klasik bir diplomat gibi değil, Levanten bir tüccar-devlet adamı gibi yaşıyor.
Biraz keyif insanı, biraz kriz yöneticisi. Zamanın, sabrın ve sessizliğin jeopolitiğin en güçlü silahları olduğunu çok iyi biliyor. Konuşmayı seviyor ama asıl gücünü susarak kuruyor. Sustukça merak uyandırıyor. Konuştuğunda ise kulak verenler sadece diplomatlar değil; piyasalar, başkentler, istihbarat servisleri oluyor.
Barrack’ın gücü, onun devrimci bir iş insanı olmasından değil; krizleri fırsata çevirme ve insanların güvenini kazanma yeteneğinden gelir. Bu yetenek, bazen tartışmalara yol açsa da, çoğu zaman kritik anlarda fark yaratır.
Levanten hafıza ile okunan Orta Doğu
Barrack’ın kökleri Lübnan’a, Zahle’den Amerika’ya göç eden Maruni bir aileye uzanıyor. Bu coğrafyayı bilenler bilir: Devlet, mezhep, ticaret, aşiret, diplomasi ve istihbarat birbirinden ayrı dünyalar değil; aynı dokunun farklı iplikleri. Barrack bugün Ortadoğu’ya tam da bu bütüncül mercekle bakıyor.
Osmanlı’yı romantize etmiyor ama ciddiye alıyor. İmparatorluklar nasıl ayakta kaldı, neden çöktü, merkez çevreyi nasıl yönetti, güvenlik ile ticaret nasıl iç içe geçti… Bugünün krizlerini, dünkü vilayet düzeni, aşiret dengeleri ve ticaret yolları üzerinden okumaya çalışıyor. Bu yüzden Suriye’ye bakarken yalnızca Ahmed El-Şara rejimine ya da cephe hatlarına odaklanmıyor; Halep’in, Musul’un, Şam’ın tarihsel ağırlığını hissediyor.
Barzani ile geçmişte iş yapmış, Mazlum Abdi ile sık görüşüyor, CENTCOM komutanlarının Türkiye karşıtı saplantılarını nötralize ediyor. Kürt meselesini sadece terör dosyası olarak değil, coğrafya, hafıza ve devletleşme sorunu olarak ele alıyor. Tabii ki Washington ve Tel Aviv’in menfaat penceresinden de dengeleri gözetiyor.
Bu bütüncül bakış, onu yalnızca bir diplomat değil, sahayı gerçekçi okuyan bir stratejist yapıyor. Tarihi, coğrafyayı ve insan psikolojisini hesaba katmadan krizi yönetmek neredeyse imkansız. Barrack ise geldiği kökenin de yardımıyla ve yarattığı empati duygusu ile bunu doğal bir içgüdüyle yapıyor.
Krizi fırsata çeviren finansal strateji
Barrack aynı zamanda krizden değer üreten bir finansçı. Colony Capital ve bugün geldiği noktada DigitalBridge üzerinden, çöküşün eşiğindeki şirketleri ve varlıkları alıyor, onları yalnızca finansal olarak değil, jeopolitik bağlamda da yeniden konumlandırıyor. Doğru zaman geldiğinde çıkıyor.
2008 küresel krizinden sonra bunu sistematik bir stratejiye dönüştürüyor. Körfez fonlarıyla, küresel sermaye havuzlarıyla yakın çalışıyor. Oteller, limanlar, enerji altyapıları, medya şirketleri, büyük gayrimenkul portföyleri… Körfez saraylarıyla Wall Street arasında gidip gelen az sayıda isimden biri haline geliyor. Finans ile siyaset arasındaki o ince hatta son derece rahat yürüyor. Krizi yalnızca ekonomik bir çöküş değil, yeni güç dengelerinin kurulduğu bir yeniden yapılanma anı olarak okuyor.
Tartışmalı bir figür
Her şey toz pembe değil. Ronald Reagan'ın başkanlığı döneminde İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olarak da görev yapmış olan Barrack’ın kariyerinde karanlık ve tartışmalı noktalar da var. Finans dünyasında aldığı riskler, bazılarını büyük kayıplara uğrattı. ABD’deki yasal süreçler ve soruşturmalar, onun stratejilerinin her zaman sorunsuz olmadığını gösterdi. Eleştirmenler, “Barrack’ın güç oyunları bazen etik sınırları zorluyor” diyor.
Ama işin gerçeği şu: Dünyanın karmaşık dengelerinde, sahada krizleri yönetmek hiçbir zaman temiz ve sorunsuz bir çizgiyle ilerlemez. Barrack gibi insanlar, karmaşayı yönetebilme yeteneği ile kendilerini diğerlerinden ayırır. Eleştiriler, onun oyun alanının büyüklüğünün ve etkisinin bir yan etkisidir.
Tarih ve kültürel paraleller
Barrack örneği çağdaş bir vaka ama tarih, benzer tipte isimlerle dolu. Avrupa’da Jean Monnet, II. Dünya Savaşı sonrası kıtanın yeniden inşasında devlet adamı değil, iş insanı ve finansör kimliğiyle kilit rol oynadı. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kurarak Avrupa Birliği’nin perde arkasındaki mimar oldu.
Ağa Han IV, bir dini lider olmasına rağmen küresel diplomasi ve kalkınma projelerinde sahadaki krizleri çözme becerisiyle öne çıktı. Cecil Rhodes, iş insanı ve sömürgeci olmasına karşın İngiliz siyasetinde ve Güney Afrika’da stratejik ve diplomatik etkisi büyük oldu; kaynakları ve şirketleri kullanarak siyasi sonuçlar elde etti.
Türkiye’de de benzer örnekler var. Jak Kamhi, hem iş dünyasında hem uluslararası ilişkilerde özellikle dünya Yahudi cemaati ve AB içindeki güçlü şebekesini harekete geçirerek etkili bir aracı rolü üstlendi. Ticaretin ve diplomasinin kesişim noktalarında aktif olarak krizleri fırsata çevirme yeteneğiyle tanındı ve devlet ile iş dünyası arasında kritik bir köprü oldu. Cavit Çağlar ise finans, enerji ve medya alanındaki yatırımlarının yanı sıra politik bağlantıları ve stratejik ilişkileriyle öne çıktı; kamu ve özel sektör arasındaki hassas dengeyi yönetme yeteneğiyle tanındı. Öcalan onun uçağı ile Kenya’dan Türkiye’ye getirildi; Rusya ile kilitlenmiş krizi perde arkası diplomasi ile çözmeye katkı sağladı.
Tarih ve çağdaş örnekler, iş insanlarının yalnızca finansal değil, diplomatik ve stratejik bir güç olabileceğini gösteriyor. Önemli olan, Barrack’ta olduğu gibi güven, erişim, kriz yönetimi ve sahayı doğru okuma yeteneği.
Klasik diplomatların limiti ve sistem dışı çözümler
Asıl fark burada ortaya çıkıyor: Klasik diplomatlar, siyasetciler ve bürokratlar çoğu zaman kurallara takılıp kalır. Protokol, resmi kanallar, yazılı raporlar ve prosedürler, krizlerin hızla değiştiği dünyada onları yavaşlatır. Karar alma süreçleri uzun, yetki sınırları keskindir; bazen “doğru anı beklemek” uzun vadeli fırsatları kaçırmak anlamına gelir.
İşte bu noktada devreye Barrack tipi insanlar giriyor. Kuralları esnetebilir, bürokrasiyi bypass edebilir. Tarafların güvenini doğrudan kazanabilir; unvanlara değil, kişisel güvene dayanır. Saha bilgisini, tarihsel hafızayı ve insan psikolojisini kullanarak hızlı ve etkili kararlar alabilir. Hem iç hem dış politika alanında kritik süreçleri yönetebilir.
Mimar mı, fırtınanın habercisi mi?
Bölgesel gerilimler tırmandığında, Hürmüz’ün kapanması, füze saldırıları, enerji altyapısına zarar senaryoları artık teorik değil. Risk sadece askeri değil; küresel sistemik bir sarsıntı riski. Böyle dönemlerde generaller kadar, perde arkasında dolaşan arabuluculara da ihtiyaç duyuluyor.
Barrack tam da bu boşlukta duruyor. Yeni bir bölgesel denge kurulursa, belki de onu sessiz mimarlardan biri olarak hatırlayacağız. Eğer fırtına koparsa, tarih “masada oturup yaklaşan kasırgayı ilk hissedenlerden biri” diye yazacak.
Normal diplomatik kanalların dışında ama devletin stratejik hedefleri doğrultusunda çalışan bir “perde arkası” ağı, enerji projeleri, bölgesel krizler, güvenlik meseleleri ve ekonomik diplomasi gibi alanlarda yıllarca kaybedilecek zamanı kazanabilir. O yüzden geleceğe bakarken, hem iç hem dış politika dosyalarının çözümünde Cumhurbaşkanı tarafından özel elçi olarak atanacak en az bir düzine benzeri kalibrede insana ihtiyacımız olduğu açık.
Bu kişiler, Tom Barrack örneğinin de gösterdigi gibi, sadece resmi protokol ve bürokrasi ile değil; güven, erişim, stratejik sezgi ve sahayı doğru okuma yetenekleriyle Türkiye’nin kritik iç ve dış süreçlerinde fark yaratabilir.