Arama

Kıbrıs ve Ege: Türkiye'nin gözden geçirmesi gereken stratejik dosya

Kıbrıs ve Ege artık yalnızca Türkiye ile Yunanistan arasındaki egemenlik anlaşmazlıkları olmaktan çıktı. Değişen küresel güç dengeleriyle birlikte bu dosyalar, Avrupa güvenliği, Doğu Akdeniz jeopolitiği ve uluslararası diplomasinin merkezine yerleşirken, Türkiye'nin önündeki temel sınama askerî caydırıcılığın ötesinde diplomatik, ekonomik ve stratejik kapasitesini güçlendirmek olacak.

30 Haziran 2026, 10:35

Türk dış politikasında bazı dosyalar vardır ki, zaman içinde mahiyet değiştirir. Kıbrıs ve Ege bunların başında geliyor.

Uzun yıllar boyunca Ankara bu iki meseleyi büyük ölçüde Türkiye ile Yunanistan arasındaki egemenlik uyuşmazlıkları veya Kıbrıs Türkleri ile Rumlar arasındaki siyasi ihtilaf olarak değerlendirdi. Bugün ise aynı dosyalar çok daha geniş bir jeopolitik çerçevenin parçası haline gelmiş durumda.

Artık tartışma yalnızca kıta sahanlığı, hava sahası veya adadaki iki toplumun geleceğiyle sınırlı değil. Avrupa Birliği’nin genişleme politikası, NATO’nun güney kanadının geleceği, Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı yeni güvenlik mimarisi ve Orta Doğu’daki güç dengeleri aynı dosyanın farklı katmanlarını oluşturuyor.

Bu nedenle Ankara’nın karşı karşıya olduğu aktörler de çeşitleniyor. Atina ve Lefkoşa önemini koruyor; ancak kararların şekillenmesinde Brüksel, Washington, Paris, Tel Aviv ve giderek başka başkentlerin de ağırlığı artıyor.

Mesele artık yalnızca iki komşu ülke arasındaki egemenlik tartışması değil; Avrupa güvenlik düzeninin ve Doğu Akdeniz jeopolitiğinin önemli başlıklarından biri.

Avrupa Birliği’nin stratejik çarpanı

Yunanistan’ın en önemli avantajı askerî kapasitesinden önce kurumsal konumudur.

Avrupa Birliği’nin tam üyesi olarak Atina, ikili anlaşmazlıkları Avrupa gündemine taşıyabilme imkânına sahip. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 2004 yılında Annan Planı’nı reddetmesine rağmen Birliğe tam üye kabul edilmesi de bu denklemi Türkiye açısından kalıcı biçimde değiştirdi.

Bunun sonucunda Kıbrıs meselesi fiilen Avrupa Birliği’nin iç meselelerinden biri olarak algılanmaya başladı.

Son yirmi yılda Atina ile Lefkoşa diplomatik stratejilerini büyük ölçüde bu gerçek üzerine inşa etti. Ege’deki deniz yetki alanları, on iki deniz mili tartışması ve Kıbrıs’taki mevcut statü, yalnızca ulusal tezler olarak değil; Avrupa Birliği’nin egemenliği, sınır güvenliği ve uluslararası hukuk söylemi içinde sunuluyor.

Türkiye’nin 1995 tarihli casus belli kararı da aynı bağlamda Avrupa kamuoyuna aktarılıyor. Ankara bunu Ege’nin kendine özgü coğrafi koşullarından kaynaklanan caydırıcı bir siyasi karar olarak değerlendirirken, Atina bunu Avrupa Birliği üyesi bir devlete yönelik askerî tehdit şeklinde çerçeveliyor.

Benzer biçimde Güney Kıbrıs da adanın kuzeyini Avrupa Birliği toprağının kontrol dışında kalan bölgesi olarak tanımlıyor ve uluslararası tanınma konusundaki avantajını etkin biçimde kullanıyor.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu tezlerin doğruluğu konusundaki tartışmadan ziyade, uluslararası platformlarda giderek daha fazla karşılık buluyor olmalarıdır.

Değişen uluslararası atmosfer

Son iki yılda Brüksel’de Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu ve çeşitli düşünce kuruluşlarında yaptığım temaslarda; ayrıca Delphi Ekonomi Forumu’nda, uluslararası konferanslarda ve yabancı basındaki değerlendirmelerde dikkatimi çeken ortak bir eğilim var.

Atina ile Lefkoşa bu dosyayı son derece koordineli, uzun vadeli ve çok katmanlı bir diplomatik stratejiyle yönetiyor.

Avrupa Birliği kurumları…

Birleşmiş Milletler…

Uluslararası hukuk…

Düşünce kuruluşları…

Akademik çevreler…

Uluslararası medya…

Bütün bu alanlarda sistematik bir anlatı inşa etmeye çalışıyorlar.

Amaçları, Kıbrıs ve Ege’yi Türkiye ile yaşanan ikili anlaşmazlık olmaktan çıkarıp Avrupa’nın güvenliği ve uluslararası hukukun uygulanması meselesi haline getirmek.

Bunun yanında destek tabanlarını da çeşitlendirmeye çalışıyorlar. Avrupa ve Amerika’daki mevcut ortaklıklarını güçlendirirken Hindistan, Körfez ülkeleri ve yükselen Asya ekonomileriyle ilişkilerini de bu çerçevede geliştirme arayışındalar.

Her girişimin aynı ölçüde başarılı olduğunu söylemek mümkün değil.

Ancak yönelim nettir.

Jeopolitik genişliyor

Doğu Akdeniz’in enerji merkezi haline gelmesi, deniz ulaştırma hatlarının yeniden önem kazanması ve bölgesel güvenlik mimarisinin değişmesiyle birlikte Kıbrıs’ın stratejik değeri yeniden yükseldi.

İsrail ile Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında gelişen savunma ve enerji ortaklığı bunun en görünür örneklerinden biri.

Fransa’nın bölgedeki askerî varlığını artırması, Amerika Birleşik Devletleri’nin Yunanistan’daki askerî altyapısını genişletmesi ve Güney Kıbrıs ile savunma ilişkilerini derinleştirmesi de aynı eğilimin parçaları.

Türkiye açısından tabloyu karmaşıklaştıran gelişmeler yalnızca bunlarla sınırlı değil.

Pakistan’a verilen güçlü siyasi destek sonrasında Hindistan ile ilişkilerde yaşanan gerilim, Yeni Delhi’nin Güney Kıbrıs ile temaslarını artırması, Ukrayna’nın Yunanistan ile geliştirdiği iş birliği ve Çin ile ekonomik ilişkilerde ortaya çıkan yeni belirsizlikler, dış politika dosyalarının artık birbirinden bağımsız yönetilemeyeceğini gösteriyor.

Bugün Karadeniz’de yaşanan bir gelişme Doğu Akdeniz’i etkiliyor.

Hint-Pasifik’teki bir tercih Avrupa’daki diplomatik dengeleri değiştirebiliyor.

Jeopolitik artık birbirine bağlı bir sistem olarak işliyor.

Rusya’nın farklı yaklaşımı

Bu tabloda dikkat çeken istisnalardan biri Rusya.

Moskova’nın öncelikleri NATO’nun genişlemesi, Karadeniz’deki askerî denge ve Batı’nın Doğu Akdeniz’deki etkisidir.

Bu nedenle Rusya’nın Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın tezlerini bütünüyle benimsediğini söylemek doğru olmaz.

Rusya, Türkiye ile rekabet ettiği alanları da iş birliği yaptığı alanları da aynı anda yönetmeye çalışıyor.

Suriye, Karadeniz, Kafkasya, enerji, turizm ve nükleer iş birliği bu karmaşık ilişkinin farklı boyutlarını oluşturuyor.

Dolayısıyla Ankara açısından mesele yeni bloklar oluşturmak değil; her aktörün çıkarlarını doğru okuyarak çok yönlü ve dengeli bir diplomasi izlemektir.

Ankara’nın önündeki asıl soru

Bütün bunlar Türkiye’nin yalnızlaştığı anlamına gelmiyor.

Ancak uluslararası ortamın Ankara açısından daha rekabetçi, daha karmaşık ve daha az öngörülebilir hale geldiğini gösteriyor.

Dolayısıyla bugün temel soru artık “Kıbrıs politikamız nedir?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Türkiye, değişen güç dengeleri içinde askerî caydırıcılığını korurken diplomatik nüfuzunu, ekonomik etkisini ve stratejik hareket alanını nasıl genişletecek?

Haklı olmak önemlidir.

Ancak günümüz uluslararası sisteminde haklı olmak tek başına yeterli değildir.

Haklılığınızı güçlü diplomasiyle, ekonomik kapasiteyle, kamu diplomasisiyle, teknolojiyle ve güvenilir ortaklıklarla destekleyemiyorsanız, tezlerinizi kabul ettirmeniz giderek zorlaşır.

Bu nedenle Ankara’nın yalnızca geleneksel tezlerini savunması artık yeterli olmayabilir.

İhtiyaç duyulan şey; daha proaktif bir diplomasi, daha yaratıcı ittifaklar, daha etkili kamu diplomasisi ve bunları destekleyen askerî, istihbarî, ekonomik ve teknolojik kapasitedir.

Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi bu açıdan önemli bir fırsat sunuyor.

Türkiye’nin sadece gelişmelere tepki veren değil, gündem belirleyen; sadece statükoyu savunan değil, yeni stratejik öneriler geliştiren bir aktör olduğunu gösterebilmesi gerekiyor.

Önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin sınanacak olanı yalnızca askerî gücü olmayacaktır.

Diplomatik kapasitesi…

Ekonomik dayanıklılığı…

İttifak kurma becerisi…

Ve en önemlisi, değişen dünyayı rakiplerinden önce okuyabilen stratejik aklı olacaktır.

Çünkü jeopolitikte en büyük avantaj, en güçlü orduya sahip olmak değil; oyunun kurallarının değiştiğini herkesten önce fark edip buna uygun yeni bir strateji geliştirebilmektir.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok