;
Arama

Birleşmiş Milletler iflasın eşiğinde mi?

BM “iflas” kelimesini sevmiyor; “likidite krizi” diyor. Ama sahadaki gerçek, sadece muhasebe diliyle anlatılamayacak kadar çıplak: geciken aidatlar yüzünden işe alımlar donduruluyor, programlar öteleniyor, bazı faaliyetler “bekle-gör” moduna alınıyor. Genel Sekreter’in 2026 için önerdiği bütçe kesintileri ve kadro azaltımı, kurumun finansal stresinin artık sistemik hâle geldiğini söylüyor.  

30 Ocak 2026, 09:00

Birleşmiş Milletler’i ilk kez Cenevre ve New York’taki toplantı salonlarında, uzun kulis koridorlarında yakından tanıdığımda aklımdan geçen şuydu: Bu yapı, İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin kurduğu bir düzenin kurumsal hafızasıydı. Aradan geçen seksen yılda dünya kökten değişti; güç dengeleri kaydı, tehditler dönüştü, teknoloji savaşı, iklim krizi, kitlesel göç ve hibrit riskler çağın ana belirleyicileri hâline geldi. Ama BM’nin omurgası hâlâ 1945’in dünyasında yaşamaya devam ediyor.

Bugün Ukrayna’dan Gazze’ye, Sudan’dan Kızıldeniz’e; iklim krizinden kitlesel göçe kadar hiçbir dosyada kalıcı, ikna edici ve yön verici bir çözüm üretilemediğini gördükçe, kurumun sadece mali değil zihinsel olarak da yorulduğunu hissediyorum. Sorun yalnız kaynak eksikliği değil; karar alma, öncelik belirleme ve uygulama kapasitesinin dağılmış olması.

Ve şimdi bir eşik daha var: Para.

BM “iflas” kelimesini sevmiyor; “likidite krizi” diyor. Ama sahadaki gerçek, sadece muhasebe diliyle anlatılamayacak kadar çıplak: geciken aidatlar yüzünden işe alımlar donduruluyor, programlar öteleniyor, bazı faaliyetler “bekle-gör” moduna alınıyor. Genel Sekreter’in 2026 için önerdiği bütçe kesintileri ve kadro azaltımı, kurumun finansal stresinin artık sistemik hâle geldiğini söylüyor.  

Bu yazı, BM’nin gerçekten “iflasın eşiğinde” olup olmadığını tartışmak için değil; daha önemlisi, BM’nin etkinlik ve meşruiyet eşiğinde nasıl bir kırılma yaşadığını görmek için kaleme alındı. Çünkü BM’nin sorunu sadece kasadaki para değil; kasanın neden sürekli boşaldığı ve dünyanın neden BM’ye giderek daha az “yatırım” yaptığıdır.

Devasa bürokrasi, zayıflayan etki

Yıllar içinde şuna bizzat tanık oldum: BM sistemi, barışı inşa eden bir organizasyondan çok, kendi varlığını idame ettiren bir bürokratik ekosisteme dönüşme riski taşıyor. Onlarca fon, program ve ajans; yüz binleri bulan personel; dünyanın dört bir yanına yayılmış ofisler, konutlar, temsilcilikler…

Elbette BM’nin saha ağı olmazsa insani yardım akmaz, barışı koruma operasyonları yürütülemez, teknik kapasite taşınamaz. Ancak bugün tartışma şuraya geldi: Sistem, sorunları yönetmek için mi büyüyor; yoksa büyümek için mi sorunları yönetiyor?

Bu sorunun cevabı acı ama net: Sahada “sonuç” talep edenlerin sayısı artarken, BM’nin “süreç” üretme refleksi güçleniyor. Ve süreçler uzadıkça, krizler katılaşıyor.

UN80: Reform söylemi, kesinti gerçeği

BM, 80. yılına girerken bir “yenilenme” söylemi kurdu. Genel Sekreter’in UN80 çerçevesindeki reform girişimleri, bir yandan kurumun çağın krizlerine yanıt verebilmesi için “daha çevik” olmasını hedefliyor; diğer yandan ise nakit krizinin dayattığı acil tedbirleri meşrulaştırıyor.

Nitekim son aylarda tartışılan 2026 bütçesi, sadece “verimlilik” meselesi değil; fiilen bir daralma meselesi. Reuters’ın Aralık 2025’te aktardığı gibi, 2026 için önerilen kesintiler yüz milyonlarca dolar seviyesinde; kadrolarda ciddi azaltım konuşuluyor.  

Bu kesintilerin “kâğıt üzerinde verimlilik” gibi sunulması, BM’nin bir başka zayıflığını daha görünür kılıyor: Şeffaf anlatı eksikliği. Kurum, dünyaya açık biçimde şunu söylemek zorunda: “Neden bu noktaya geldik, kim neyi ödemedi, hangi fonksiyonlar bu yüzden aksıyor, hangi reformlar bu darboğazı kalıcı biçimde çözer?”

Aksi halde reform gündemi “yenilenme” değil, “küçülme” olarak okunur. Ve küçülen BM, krizleri çözme iddiasını daha da yitirir.

Nakit krizinin anatomisi: Kim ödemiyor, neden ödemiyor?

BM’nin finansal darboğazı yeni değil. Yıllardır aidatların geç ödenmesi ve bazı ülkelerin kronik gecikmeleri sistemin akciğerini daraltıyordu. Ancak son dönemde bu gecikmeler “olağan” olmaktan çıktı; siyasi bir araç hâline geldi.

Birleşik Krallık Parlamentosu Kütüphanesi’nin (Commons Library) 2025 sonbaharına ilişkin notu, tablonun çıplaklığını ortaya koyuyor: 2025 mali yılı içinde BM’ye hâlâ milyarlarca dolar düzeyinde ödeme yapılmadığı; en büyük borç kalemlerinin başında ABD’nin geldiği; Çin ve Rusya’nın da gecikme listesinde üst sıralarda yer aldığı görülüyor.  

Aynı tabloyu ABD Kongresi Araştırma Servisi’nin (CRS) raporları da teyit ediyor: Washington’un farklı BM kalemlerine ilişkin ödeme takvimleri, kesintiler ve birikmiş borçlar, BM nakit akışını doğrudan etkiliyor.  

Burada iki kritik nokta var:

1) BM’nin finansmanı “teknik” değil, “politik” hâle geldi.
Büyük bağışçılar, bütçe ve fonları bir tür dış politika aracı gibi kullanmaya başladı. “Katkı – şart – reform” üçgeni, BM’nin bağımsızlığını zorluyor.

2) Aidatın geç ödenmesi, BM’yi sahada körleştiriyor.
Çünkü BM’nin düzenli bütçesi; siyasi işler, barışı inşa, hukuki süreçler, koordinasyon, idari yapı gibi “omurga” fonksiyonları finanse ediyor. Bu omurga aksarsa, gönüllü fonlarla yürüyen insani programlar da sürtünmeye başlıyor.

Genel Sekreter’in “likidite kırılganlığımız devam ediyor” vurgusu da aslında bunu söylüyor: Nakit krizi artık dönemsel değil, kalıcı bir stres rejimi hâline gelme riski taşıyor.  

Sorun paradan büyük: Meşruiyet – güç uyumsuzluğu

Finansal kriz, daha derindeki bir sorunun belirtisi: meşruiyet ile güç arasındaki uyumsuzluk.

Dünya ekonomisinin ağırlığı Asya’ya kaydı, jeopolitik rekabet iki kutba oturdu, orta güçler yükseldi, Afrika yeni bir demografik ve stratejik eksen hâline geldi. Ama BM Güvenlik Konseyi’nin yapısı, veto sistemi ve temsil dengeleri hâlâ 1945’in “galipler kulübü” mantığıyla işliyor.

Bu yüzden aynı cümle her zirvede duyuluyor: “BM reforme edilmeli.”
Fakat “nasıl” sorusunun cevabı yok. Çünkü mesele teknik değil; bizzat gücün yeniden dağıtımı meselesi.

Bir ülkeye “daha fazla temsil” vermek, bir başkasının görece nüfuzunu azaltmak demektir. Veto hakkına dokunmak, büyük güçlerin kriz yönetimindeki tek taraflı manevralarını sınırlamak demektir. Bu yüzden reform çağrısı güçlü, ama irade zayıf.

Türkiye’nin “Dünya beşten büyüktür” vurgusu işte bu gerilime temas ediyor. Ancak söylemin bir adım ötesine geçmek gerekiyor: Türkiye, bu reform tartışmalarında yalnız “eleştiren” değil, somut “tasarım önerisi” geliştiren ülkelerden biri olmalı. Bu, Ankara’nın küresel sistemde ağırlığını artıracak bir alan.

Kıbrıs dosyası: Miadını dolduran Barış Gücü tartışması

BM’nin “etkisizleşme” eleştirisini en somut gösteren örneklerden biri Kıbrıs’taki BM Barış Gücü’dür (UNFICYP). Yarım asrı aşkın süredir adada bulunan bu misyon, fiilen çözüm üretmeyen, statükoyu yöneten bir yapıya dönüşme riski taşıyor.

UNFICYP’in 2025’te mandate yenilemesi ve 2026 Ocak sonuna kadar uzatılması, siyasi çözüme dair bir ivme üretmekten çok, “mevcut durumu idare etme” refleksi gibi okunuyor.  

Bu noktada rahatsız edici bir soru var:
Misyon hâlâ amacına hizmet eden bir araç mı, yoksa alışkanlıkla sürdürülen bir bürokratik refleks mi?

Barış gücü, çatışmayı önleme işlevini sürdürebilir. Ama barış gücü kalıcı bir çözüme hizmet etmiyorsa, zamanla “çözümün yerine geçen” bir unsur hâline gelir. Bu, BM’nin genel sorunudur: krizleri dondurmak, çözmekten daha kolaydır; çünkü çözüm, güç paylaşımı ister.

“UNIFIL” kararı: Barışı koruma operasyonlarının geleceği

Son dönemde bir başka gelişme, BM barışı koruma mimarisinin nereye evrileceğini gösterdi: Lübnan’daki UNIFIL için “son kez uzatma ve çekilme takvimi” tartışmaları, BM’nin sahadaki varlığının bile artık büyük güçlerin stratejik hesaplarına daha doğrudan bağlı olduğunu ortaya koydu.  

Bu örnek bize şunu söylüyor:
BM barış gücü operasyonları, bundan sonra daha fazla “sonuç odaklı” ve daha fazla “siyasi şartlı” olacak. Ve bu, Kıbrıs dahil pek çok donmuş dosyada “misyonlar otomatik uzar” rahatlığını bitirebilir.

Türkiye bu eğilimi doğru okumalı: Kıbrıs’ta da, diğer alanlarda da, BM misyonlarının geleceği artık sadece sahadaki ihtiyaçla değil; bütçe, büyük güç uzlaşısı ve yeni güvenlik mimarileriyle belirlenecek.

ABD faktörü: Finansmanın jeopolitiğe bağlanması

BM’nin mali sarsıntısında ABD’nin rolü kritik. Çünkü ABD hem düzenli bütçede hem barışı koruma bütçesinde en büyük paya sahip aktörlerden biri. Washington’un her gecikmesi, BM’de “maaş ödeyememe” riskini büyütüyor; her koşullandırması, BM’nin hareket alanını daraltıyor.

Bu sadece Trump ya da herhangi bir liderlik meselesi de değil. Daha geniş bir trend var: ABD’de “çok taraflılık” artık iç politikada eskisi kadar otomatik destek görmüyor. BM’ye dönük eleştiriler, “verimlilik” söylemiyle birleşiyor ve finansman pazarlık konusu hâline geliyor.

Bu durum, BM’yi iki yönden sıkıştırıyor:

  • Nakit akışı bozuluyor.
  • Kurumsal bağımsızlık zedeleniyor.

Kurum bir yandan “evrensellik” iddiasını taşırken, diğer yandan birkaç büyük aktörün ödeme takvimine ve siyasi şartlarına daha fazla bağlı hâle geliyor.

Evrensellik aşınıyor: New York merkezli yapının görünmeyen duvarları

BM’nin evrensellik iddiası, sadece Güvenlik Konseyi’nin temsiliyle değil; operasyonel kültürüyle de sınanıyor. New York merkezli yapı, vize ve siyasi kısıtlamalar nedeniyle fiilen “eşit erişim” üretmeyebiliyor. Bu, özellikle bazı ülkeler için BM’yi “evrensel forum” olmaktan çıkarıp “merkezî bir kulüp” hissine dönüştürüyor.

Bu yüzden artık ciddi biçimde tartışılan bir seçenek var: operasyonel merkezlerin coğrafi olarak çeşitlendirilmesi. İklim, göç, afet yönetimi, arabuluculuk, insani yardım lojistiği gibi alanlarda yeni bölgesel karargâhlar…

İstanbul seçeneği: Türkiye için stratejik bir fırsat penceresi

Türkiye açısından burada stratejik bir fırsat var. İstanbul, coğrafi konumu, lojistik kapasitesi, diplomasi ağı ve insani yardım tecrübesiyle; iklim değişikliği, göç, afet yönetimi ve arabuluculuk gibi alanlarda bir BM örgütüne veya bölgesel karargâha ev sahipliği yapabilecek kapasiteye sahip.

Böyle bir adım, iki şeyi aynı anda başarabilir:
    1.    BM’nin coğrafi meşruiyetini güçlendirebilir.
    2.    Türkiye’yi küresel yönetişimin “merkez ülkelerinden” biri hâline getirebilir.

Ama bunun şartı net: Ülkede öngörülebilirlik, uluslararası güven ve geniş bir diplomatik koalisyon. Bu tip kurumlar, sadece bina ve bütçe değil; “ev sahibi ülkeye güven” ister.

Üç reform başlığı: Sadeleşme, Performans, Temsil

Onlarca alanda radikal iyileştirmeye ihtiyaç var. Ama uluslararası tartışmalar ve kendi tecrübelerim ışığında üç reform alanı öne çıkıyor:

1) Kurumsal sadeleşme

Mükerrer ajanslar birleştirilmeli, görev çakışmaları azaltılmalı, az sayıda güçlü ve net yetkili yapı bırakılmalı. BM’nin en büyük verimsizlik kaynağı çoğu zaman “kötü niyet” değil; kurumsal kalabalık.

2) Bütçe–performans bağı

Aidatlar ve gönüllü katkılar, sahadaki ölçülebilir sonuçlarla ilişkilendirilmeli; personel ve idari harcamalara tavan getirilmelidir. Nakit krizinin bir sonucu da bu alanda görünür: işe alım donduruluyor, bazı alanlarda boş kadrolar kesiliyor. Ancak bu, stratejik reformun yerine geçmemeli.  

3) Temsil ve coğrafi denge

Güvenlik Konseyi reformu tartışması, “imkânsız” diye rafa kaldırılmamalı. Aynı zamanda BM’nin operasyonel merkezleri farklı bölgelere yayılmalı; evrensel katılımın önündeki siyasi ve idari engeller kaldırılmalıdır.

Türkiye ne yapmalı? “Katkı–Fayda” dengesini soğukkanlı okumalı

Türkiye, BM’ye yönelik eleştirilerini haklı bir zeminde dile getiriyor. Ancak bu eleştirinin yanında, Ankara’nın daha soğukkanlı bir katkı–fayda değerlendirmesi yapması gerekiyor.

  • Ödediğimiz aidatlar, barış gücü katkıları ve siyasi sermaye, Türkiye’nin güvenlik ve dış politika önceliklerine ne ölçüde katkı sağlıyor?
  • BM platformu, Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Suriye, Karadeniz gibi dosyalarda anlatısını taşıması için daha etkin nasıl kullanılabilir?
  • İstanbul’un BM içinde daha büyük bir rol alması için hangi diplomatik ittifaklar kurulmalı?

“Dünya beşten büyüktür” söylemi, doğru bir teşhistir. Ama teşhis kadar, tedavi planı da gerekir.

Sonuç: BM ya yeniden doğacak, ya yavaş yavaş çözülecek

Birleşmiş Milletler ya bu mali ve kurumsal krizi bir “yeniden doğuş” fırsatına çevirecek, ya da kendi ağırlığı altında giderek etkisizleşecek. Finansal kriz, sadece muhasebe açığı değil; küresel güven açığıdır. Ve güven kaybolduğunda, paranın geri gelmesi de zorlaşır.

Bu yüzden soru “BM iflas eder mi?” değil; “BM, dünyayı ikna edecek bir dönüşümü yapabilir mi?” sorusudur.

Türkiye için mesele yalnızca slogan üretmek değil; bu büyük dönüşümde masada, hatta yeni masanın kurulacağı yerde aktif rol almaktır. Tüm eksiklerine karşın BM gibi—etkinliği ve gücü takviye edilmiş—evrensel bir örgüte ihtiyaç vardır. Her zaman olacaktır. Çünkü dünya, çatışmanın, göçün, iklim krizinin ve teknolojik parçalanmanın bu kadar yükseldiği bir çağda, kuralsızlığın maliyetini kaldıramaz.

BM’nin kurtuluşu, “daha az BM” değil; daha akıllı, daha hesap verebilir ve daha temsilî bir BMdir. Bu hedefe yaklaşamazsa, iflasın eşiğinde olan sadece bütçe değil; çok taraflılığın kendisi olur.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok