Arama

Türkiye FDA kısıtlamaları sonrası klinik araştırmalarda yeni merkez haline gelebilir

ABD merkezli biyoteknoloji girişimi TSI, pıhtı açıcı yenilikçi bir ilaç adayının klinik çalışmalarını Türkiye’de tamamlayıp üretmek üzere görüşmelere başladı.

Türkiye FDA kısıtlamaları sonrası klinik araştırmalarda yeni merkez haline gelebilir
Fotoğraf: Ergun Candemir

ABD’de Başkan Trump’ın ulusal güvenlik gerekçesiyle yabancı bağımlılığını azaltmak ve yerli üretimi teşvik politikaları, Gıda ve İlaç Kurumu’nun (FDA) Hindistan ve Çin’de klinik çalışmalara sınırlama getirmesine yol açtı. İlaç şirketleri klinik çalışmaları başka ülkelere kaydırıyor. AB standartlarına uyumlu mevzuatı ve etik kurul sisteminin güçlü olmasıyla Türkiye öne çıkan ülkelerden biri. Harvard merkezli biyoteknoloji girişimi Thrombolytic Science International (TSI) kalp krizi ve inme tedavisi için geliştirdiği pıhtı çözücü molekülün klinik çalışmalarının bir bölümünü Türkiye’de yürütmek istiyor. Şirket kalp krizi tedavisinde Faz 2, inme tedavisinde ise Faz 3 aşamasına kadar gelen molekülün klinik aşamalarını tamamlayıp, üretim yapmak üzere Türkiye’de görüşmeler yapıyor.

Aslında halihazırda Türkiye’de uluslararası ilaç şirketleri tarafından klinik araştırmalar yürütülüyor. Üyeleri arasında Roche, Pfizer, Novartis, Bayer ve Lilly gibi uluslararası orijinal ilaç üreticisi devlerin bulunduğu Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AiFD) verilerine göre Türkiye’de klinik araştırma yatırımları geçen yıl bir önceki yıla göre yüzde 22 artışla 520 milyon dolara yaklaştı. Son beş yılda yıllık ortalama büyüme oranı yüzde 89,7. Devam eden klinik araştırma sayısı ise 620. Bunun büyük kısmını 470 adetle Faz 3 aşamasındakiler oluşturuyor. Faz 1’de 17, Faz 4’te yedi ve Faz 2’de iki çalışma yürüyor.

Patent hakkı Türk şirketine

TSI adına Türkiye’de üniversiteler ve yerli ilaç firmalarıyla görüşmeleri yürüten Dr. Kemal Oğuz Kalafat kendi yaklaşımlarının farkını şöyle anlatıyor: “Şirketler genelde klinik çalışma firmalarıyla anlaşıyor, datalarını toplayıp ülkelerine dönüyor. Bizde öyle olmayacak, topladığımız datalardan bilimsel yayınlar çıkacak. Teknoloji transferi başlayacak ve klinik çalışmaların başında Türk hocaları ve doktorları olacak. Bütün veriler paylaşılacak. Üretim merkezlerinden biri Türkiye’de kurulacak. MENA bölgesine dahil 30 ülkenin üretim ve dağıtım üssü Türkiye olacak.”    

Dr. Ümit Dereli, yenilikçi ilaçlara yönelik Ar-Ge faaliyetlerinin oldukça uzun ve karmaşık bir süreci kapsadığını söylüyor.30 yıl önce tıpta uzmanlığını yapmak üzere ABD’ye göç eden Dr. Kemal Oğuz Kalafat, Türkiye’de 2010 yılında gündeme gelen Milli İlaç Projesi çalışmalarına öncülük yapmasıyla biliniyor. ABD merkezli yatırım fonu Appleton Partners’ın Yaşam Bilimleri Bölümü Yönetici Ortağı ve TSI’ın yönetim kurulu üyesi ve Türkiye Sorumlusu. Kalafat, yaptığı görüşmelerde birçok ilaç şirketi ve üniversiteyle ön mutabakat imzalamış ancak gizlilik sözleşmesi gereği isimleri açıklamıyor: “Klinik Faz 2 ve Faz 3 çalışmalarını getiriyoruz. Çalışmalar başarılı olursa ABD - Türk ortaklığı olan bir şirket tarafından üretilip dünyaya satılacak. FDA onayından sonra bu ilacı 10 - 15 yıl satma hakkınız oluyor. Kalp krizi tedavisi kısmı 4 milyar, inme tedavisi kısmı 2 - 3 milyar dolar civarında bir pazar büyüklüğüne sahip.”  

TSI, Türkiye’de hem klinik çalışmaları hem de çalışmalar tamamlandığında ruhsat başvurusu yapacak olan yeni  şirketle bugüne kadarki tüm datayı paylaşacak. Kurulacak Amerikan - Türk ortaklı şirket eş zamanlı olarak Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) ile FDA’ye ruhsat başvurusu yapacak. Patent hakkı bu şirkette olacak. Kalafat, “İlk kez bir Türk şirketi orjinal molekül üretimi yapacak” diyor.  

Türkiye’de çok uluslu ilaç şirketlerinin patentlediği ve burada ürettiği veya ürettirdiği ilaçlar var. Ancak sıfırdan yeni bir molekül keşfi Türkiye’de henüz yok. Çünkü molekül patenti alınması için yeni bir ilacın Türkiye’de yerli olarak araştırılıp geliştirilmesi gerekiyor. Bu durum hem konvansiyonel ilaçlarda -yani bildiğimiz kimyasal ilaçlarda- hem de biyolojik ilaçlarda geçerli. Bu tür yeni molekülllerin keşfi 10 - 12 yıllık geliştirme sürecini ve yaklaşık 2 - 3 milyar dolarlık bir yatırımı gerektiriyor, bu yerli firmalar için büyük bir risk. Çünkü bu moleküllerin geliştirilmesi sırasında pek çok molekül ruhsatlandırılma aşamasına gelemeden başarısız oluyor ve yatırım boşa gidiyor. 

Türkiye’deki yerli üretim; molekül patent süresi (20 yıl)  dolmuş referans (orijinal)  ürünlerin eşdeğerlerinin geliştirilip üretilmesi şeklinde. Türkiye, dünyada eşdeğer ilaç sanayi açısından gelişmiş ve teknolojik olarak ileri düzeyde. Bunların dışında Türkiye’de, dünyada olmayan bazı kombine ürünler (patenti bitmiş iki veya daha fazla molekülün bir üründe birleştirilmesi) ile referans biyoteknolojik ilaçların biyobenzerlerinin de geliştirilmesi ve üretimi yapılıyor. Örneğin; Koçak’ın patent süresi bitmiş kan sulandırıcı Enoxaparin sodium etkin maddeli ve Arven’in Filgrastim etkin maddeli biyobenzer ilaçları yerli olarak geliştirip üretmesi biyoteknolojik ürünlere örnek olarak gösterilebilir.

Türkiye’nin avantajı

TSI’ın Türkiye’deki klinik çalışmalarını yürütecek olan klinik araştırma kuruluşu (CRO) Mene Health Kurucusu ve CEO’su Şule Mene, klinik çalışmalarda Türkiye’nin son dönemde öne çıktığını söylüyor: “FDA özellikle Hindistan’dan gelen verilere, şeffaflık eksikliği, etik standartlara uyulmaması, hasta onam süreçleri, klinik veri manipülasyonu, denetimlerde usulsüzlük bulguları nedeniyle daha sorgulayıcı yaklaşıyor ve bu ülkeye sınırlamalar koyuyor. Çin’in durumu biraz daha farklı. Asya halklarının metabolik özellikleri sebebiyle ilaçların dozaj çalışmalarının sonuçları farklı olabiliyor. Türkiye ise AB standartlarına uyumlu mevzuatı, etik kurul sisteminin güçlü olması, nitelikli araştırmacıları ve akredite merkezleri sayesinde uluslararası firmaların Faz 2 ve Faz 3 çalışmalarında güvenilir partner ülke olarak tercih ediliyor.” 

Türkiye’de piyasaya çıkacak ilaçların ruhsatlandırmasını yapan TİTCK, Avrupa İlaç Ajansı (EMA) regulasyonlarına paralel çalışıyor.  

Alternatif tedavi

TSI’ın kurucusu Prof. Victor Gurewich’in geliştirdiği, Prourokinaz (mproUK) adlı bu yeni pıhtı açıcı ilaç adayı, kalp krizi ve inmede standart yöntem olan kateterizasyona (damara girilip balon veya stent takılarak damar açma işlemi) alternatif bir tedavi. Damara müdahale etmeye gerek kalmadan pıhtıyı çözüyor ve böylece daha hızlı ve daha kolay erişilebilir bir çözüm sunuyor.  Gurewich’e göre bu ilaç tedavisi vücudun doğal pıhtı çözme sürecini taklit ediyor. Bu da alerjik reaksiyonlar, kan pıhtıları ve damar çökmesi komplikasyonlarına yol açabilen stent gibi yabancı materyallerin kullanılmasından daha iyi bir alternatif. “İlaç, damar boyutundan bağımsız olarak kan üzerinde çalıştığı için özel bir tesise veya prosedüre ihtiyaç duymuyor ve hasta için kateterizasyonun maliyetinden ucuz” diyor Dr. Gurewich.  

1980’lerden beri bu yenilikçi tedavi üzerinde çalışan bir bilim insanı olan Dr. Gurewich, bu alandaki çalışmaları Harvard Tıp’ın kuluçka merkezi olan teknoloji transfer ofisinde şirketleştirdi. TSI’ın diğer iki kurucusundan biri aynı zamanda Gurewich’in eşi olan psikanalist Judith Feher Gurewich, şirketin ilk yatırımcısı ve yönetim kurulu başkanı. Diğeri ise Harvard Tıp Fakültesi’nde 1965’ten beri öğretim üyesi ve biyoteknoloji girişimcisi Alexis C. Wallace. Judith Feher Gurewic, amaçlarının bu yeni tedaviyi dünya genelinde mümkün olduğunca düşük bir fiyatla erişilebilir hale getirmek olduğunu söylüyor.  

Türkiye model oluşturabilir

Dr. Gurewich, ilaç adayının Türkiye’de üretilme arayışıyla ilgili şunları söylüyor: “Kalp krizi ve iskemik inme (beyin pıhtısı) Türkiye’de yüksek ölüm oranına sahip. Bu nedenle önemli bir halk sağlığı sorunu. Bu ilaç adayı, her iki durum için mortaliteyi iyileştirmeye hazır. İlaç sadece yerel bir ihtiyacı karşılamakla kalmayacak, aynı zamanda Türkiye’nin diğer büyük hastalıklar için ilaç üretiminde uygulayabileceği bir model oluşturacak. Bu başarı, benzer zorluklarla karşı karşıya olan diğer bölgelere küresel dağıtım için hizmet edebilir.”   

Dr. Victor Gurewich’e göre bu ilaç tedavisi, alerji, pıhtı ve damar çökmesi gibi komplikasyonlara yol açabilen yabancı materyallerin (stent) kullanılmasından çok daha üstün bir alternatif.   “Faz çalışmalarını hızlandırmak için Türkiye’ye getirmek istiyoruz” diyen Dr. Kemal Oğuz Kalafat, klinik safha çalışmalar geciktikçe yatırımcı şirketin para kaybettiğini söylüyor: “Örneğin inme tedavisinin Faz 2 aşaması onaylanırsa TSI’nın değerlemesi 60 milyon dolardan 180 - 250 milyon dolara çıkacak. Trump ile birlikte FDA’da işten çıkarmalar olunca yatırımcı firmalar başka ülkelere gitmeye başladı. Diğer şirketler Türkiye’yi bilmediklerinden dolayı hiç denemiyorlar. Oysa onlar ve Türkiye için bir fırsat var.” 

Piyasaya çıkma süresi

AiFD verilerine göre Türkiye’de bir ilacın piyasaya çıkmak için ruhsat alma süresi yaklaşık 973 günü buluyor. AiFD Genel Sekreteri Dr. Ümit Dereli, yenilikçi ilaçlara yönelik Ar-Ge faaliyetlerinin oldukça uzun ve karmaşık bir süreci kapsadığını söylüyor: “Temel araştırma ile başlayan süreç, ilaç keşfi ve preklinik çalışmalar ile devam eder. Bu çalışmaların tamamlanmasıyla tedavinin insanlar üzerindeki güvenlik ve etkisini doğrulamak üzere klinik araştırma süreci gerçekleştirilir.”

Türkiye, 35 yıldır ilaç geliştirmede klinik çalışmalara ev sahipliği yapıyor. ABD’li şirketin bu ilaç adayının faz çalışmalarının Türkiye’de yapılacak olması da sürpriz değil. Ancak Kalafat’ın iddiası gerçekleşirse, ilk kez sıfırdan geliştirilen yeni bir molekülün patent hakkı yerli bir şirkette olacak. Bunun ne kadar gerçekçi bir taahhüt olduğunu ise zaman gösterecek.


Sayfa Sonu

Yüklenecek başka sayfa yok