Psikolojik güvenlik konusu 25 yıldan fazla bir zamandır üzerinde çalışılan bir alan ve son zamanların yükselen kavramlarından biri. İlk duyduğunuzda akla sahici bir güvenlikten (hani silahlı, külahlı) ziyade sanal bir güvenlik hissi geliyor. Yani aslında güvende olmadığınız ama öyle hissettiğiniz bir durum. “Post-truth” dünyasında her şey öyle muhterem, işe yarıyor mu ona bakalım diyenler için biraz tartışalım bu konuyu. Güvende olma hissi bizi konfor (ya da atalet?) alanımıza mı hapsedecek yoksa oradan sıçramamıza destek verip performansımızı mı arttıracak? Soralım, cevap arayalım.
Harvard’dan Prof. Amy Edmondson’ın 1999 yılındaki makalesi ve Google’ın 2015 yılında yayımladığı “Project Aristotle” araştırması bu konuda gözümüzü açan öncü çalışmalardan sayılırlar. Bu araştırmalar, şirketlerin etkili takımlar kurma hayallerini bir bilimsel duvara çarptırıp test ettiler. Onlarca hipotez arasından çıkan en kritik bulgu şuydu: Takım başarısının bir numaralı belirleyicisi psikolojik güvenlik. Zeka, çalışkanlık, diplomanın parlaklığı... Hiçbiri, çalışanların “Bu fikri söylersem rezil olur muyum, başıma bir şey gelir mi?” endişesi taşımaması kadar önemli çıkmadı.
McKinsey & Company’nin 2021 verileri bu sonucu daha da somutlaştırdı:
- Psikolojik güvenliği yüksek ekipler yüzde 76 daha fazla iş bağlılığı gösteriyordu.
- Yüzde 50 daha üretken oluyorlardı.
- Liderler tarafından yüzde 27 daha etkin olarak değerlendiriliyorlardı.
Türkiye’de de Prof. Dr. İdil Işık ve Prisma Enstitüsü tarafından 11 sektörde yapılan araştırmada bu bulgular hem pekişti hem de bize özgü detaylar gün yüzüne çıktı. Türkiye’de açık iletişim, hata yapma özgürlüğü, yargılanmaktan (kurum içinde negatif etiketlenmekten) ve dışlanmaktan endişe, destekleyici liderlik ve eşit katılım alanında kapsamdaki sektörlerin her birinde riskler vardı. Yani psikolojik güvenlik açısından pek de parlak değildi şirketlerin durumu. Hayret değil mi?
Peki ya ülkeler?
Biraz daha makro bir perspektifle bakarsak şirketler için geçerli olanın toplumlar için de geçerli olduğunu gözlemleyebiliriz. Dünya Mutluluk Raporu 2024, bu noktada bize çok çarpıcı veriler sunuyor: Finlandiya yedinci kez üst üste dünyanın en mutlu ülkesi seçildi, hemen arkasında Danimarka ve İzlanda var. Finlandiya’da insanların yüzde 92’si komşularına ve kurumlara güvendiklerini söylüyor.
Danimarka’da halkın yüzde 85’i devlet kurumlarının kendi çıkarları yerine kamu yararı için çalıştığına inanıyor. İzlanda’da kişisel ifade özgürlüğü endeksinde yüzde 97 memnuniyet seviyesi var. Yani vatandaşına psikolojik güvenlik sağlayan ülkeler, çalışanına güven veren şirketler gibi: Daha dirençli, daha mutlu, daha üretken.
Buna karşılık düşük psikolojik güvenlik sergileyen ülkelerde (ad vermeyelim, zarif olalım) kurumlara güven oranı yüzde 30’un altına düşüyor. Mutluluk sıralamasında ise 100’üncü sıralara kadar geriliyorlar. Konda Şubat 2025 Barometresi’ne göre “huzursuz uyuyan” vatandaşlarımızın oranı geçtiğimiz 10 yılda yüzde 18’den yüzde 32’ye yükselmiş diyeyim gerisini siz anlayın.
Özetle psikolojik güvenlik bir adab-ı muaşeret unsuru (taktım buna) değil bir performans stratejisidir. Psikolojik güvenlik sağlamak “her fikre evet” demek değil eleştiriye açık olmak, hata yapabilmeye alan tanımak ve –evet, bazen, hatta sık sık– çatlak seslere kulak verebilmekten geçer. Çünkü herkes aynı şeyleri düşünüyorsa muhtemelen kimse fazla düşünmüyordur.
Son Bir Soru:
Ey okuyucu, “etrafımdakiler bana doğruyu söylemekten ve kötü haber vermekten korkuyor mu?” sorusuna samimi bir “hayır” cevabı veremiyorsanız ve etrafta hiç çatlak ses duymuyorsanız ben size tatsız bir haber vereyim. Güvende değilsiniz. Peki ne yapmak lazım? Bir sonraki yazıda oraya değinelim diyeceğim ama yazıdaki referanslara bakarsanız bir çok ipucu bulabilirsiniz. Güvenli günler.