İstiklal Caddesi’nin uğultusu, Mısır Apartmanı’nın kapısının yavaşça kapanmasıyla bir anda yerini vakur bir sessizliğe bırakıyor. Yüksek tavanlı, Art Nouveau binanın koridorlarında ilerledikçe sanki zaman da değişiyor. Zilberman Gallery’e girdiğinizde ise bembeyaz duvarlar arasında Nezir Akkul’un, nam-ı diğer Çepo’nun devasa tuvalleriyle karşı karşıyasınız. Olabildiğine ‘steril’ duran sergi mekanı bir anda başka bir coğrafyanın hafızasına açılıyor. 22 Nisan’a kadar görülebilecek olan sergide Mezopotamya’nın tefekkürle çizilmiş silüeti, Diyarbakır’ın sert rüzgarı tuvallerde. Birazdan çocukluğunu anlatırken “Eskiden çok öfkeliydim” diyen Çepo’nun sessizliği de öyle. Akkul, hafif bir mahcubiyetle söze başlıyor: “Röportajlar beni geriyor, kendimi anlatmayı da sevmiyorum.” Zaman geçip kelimeler cebinden dökülürken şunu düşündürüyor: Ne ketum ne de sessizliği kutsayan biri. Yanlış anlaşılmaktan, yaratıcı ruhunu kelimelerin sıradan kalıplarına sıkıştırmaktan çekiniyor yalnızca.
Snowblind (Kar körlüğü) adını taşıyan İstanbul’daki ilk solo sergisinde gezerken -eseri okuduysanız- kendinizi bir anda Dino Buzzati’nin satırlarında bulmanız an meselesi. Tatar Çölü’ndeki o bitmeyen, tekinsiz bekleyişte ve sarmalayan sessizlikte… Kitapta Drogo’nun kalesinin önünde uzanan uçsuz bucaksız bozkır, Çepo’da Mezopotamya’nın kadim hafızasına dönüşmüş. Ancak bir farkla: Buzzati’de umut bir yanılsama, Çepo’da ise Yaşar Kemal’den ona kalan miras. Yazara duyduğu hayranlık ise resimlerindeki hissiyatın da pusulası. Kemal’in kelimelerle kurduğu çarpıcı tasvir dünyası, Çepo’nun tuvallerinde akrilik boyanın katmanlarıyla çarpıcı yapıtlara dönüşüyor. Umut ise romantik bir söylem değil onun için. Toprağın altından başını kaldıran ‘o inatçı dikenin yaşama hırsı’…