Bu terimi Thomas L. Friedman’dan ödünç aldım diyeyim de haksızlık olmasın ama onun atfettiği manayı biraz eğip bükeceğim şimdiden uyarayım. Kendisi son Çin ziyaretinde Çinli gençlerin artık rol model olarak Elon Musk’ı gördüğünü ve kurtuluşu Marxism’de değil Musksizm’de bulduklarını, yani kapitalist bir düzende yaşamak istediklerini söylüyor. Eh haksız sayılmaz muhtemelen ama ben bu Musksizm kelimesini biraz daha geniş bir anlamda kullanmak istiyorum. Musksizm bir nevi kurumsal komünizmi, şirketlerin ya da eninde sonunda “bir” şirketin kadir-i mutlak devlet aygıtının yerini aldığı bir yapıyı çağrıştırıyor bana.
21’inci yüzyılın başından beri çeşitliliğin, kapsayıcılığın, hakkaniyetin önem kazandığı bir yeni kapitalizm ortaya çıkıyor gibiydi. Aslında eşyanın tabiatına aykırı gözüken bu trend çağdaş profesyonellerin kurumlarla ilişkilerinde aidiyet ve itaatten ziyade eşit sayılabilecek bir konuma evrilmelerini öngörüyordu. Ancak biraz derine indiğinizde bireyin kendi becerilerini bir pazar yerine sunduğu, pazardaki karşılığının da her an değişebildiği bir prekarya düzeni de gören gözlere görünüyordu kenardan. Bir nevi kurumsal “imajlama” çabasına dönüşen bu faaliyetlerin kurumun stratejik hedefleri ile ilişkilendirilmediği zaman -moda deyimle- sürdürülemeyeceğini anlatanlar da vardı tabii ama hikaye güzeldi işte.
Elon Musk Twitter’ı alıp çalışanların yüzde 75’ini kapının önüne koyduğunda dikkatimi çekmişti bu yeni yaklaşım. X’in finansal performans kaygısından ziyade bir güç merkezine oturmak ve “ibret-i âlem” üretmek amacıyla alındığı zaten piyasa fiyatının neredeyse dört katına varan (12 milyar dolar tahmini piyasa değeri yerine 44 milyar dolar) alım bedelinden anlaşılabilirdi. Şüphesiz tam bilgiye sahip değiliz ama bugünden geriye bakınca Musk’ın “sert kültür” dediği iklim ve ÇEK uygulamalarının erozyona uğraması ancak dünyanın en göz önündeki şirketinde yapıldığında bir trend yaratabilirdi. Zamanın ruhu dediğimiz hayalet aslında kurgulanmış bir gerçeklikse o hayaleti yaratmak gerekiyordu ve sanırım kendisi şu anda üzerimizde dolaşıyor, portakal rengi saçları da varmış bir rivayete göre.
Sevimli hayaletimizin dünyasında yapay zeka uygulamalarının ve robotik teknolojinin giderek aşağıdan başlayarak insan emeğinin yerini alabileceğini öngörmek için mutlaka Labor Process Theory (Braverman) okumak gerekmez; bunu yaşayarak görüyoruz. Kurumların piyasa şartlarına uyum sağlamak için ölçeklenme ve standart süreçler oluşturma ihtiyaçları da ortada. Motivasyon, emeklilik, iyi çalışma şartları gibi gereksinimleri olmayan emek kaynaklarının, yani robotların, önümüzdeki dönemde tercih edilen çalışanlar olacağı da gözüküyor. Hatta geçenlerde bir Robot İstihdam Ajansı kurucusu ile tanıştım, kiraladığı robot bir üst model tarafından işinden edilmişti; kıdem tazminatı olmadan. Öncü Musksistlerden Deng Xiaoping’in dediği gibi “Fareyi yakalıyorsa, kedinin rengine bakılmaz.” Asıl mesele emek pazarında insanın payının azalması da değil organizasyonların ‘varkalma’ şartlarının değişmesi aslında.
“Yönetimde” çeşitlilik oluşturan şirketlerin rakiplerine göre yüzde 36’ya kadar varan bir kârlılık farkı yaratabildiğini biliyoruz (McKinsey raporu, 2024). Ancak önümüzdeki dönemde küresel pazarlarda oligopolist bir yapı oluşacak gibi gözüküyor ve bu yapının içinde yer almak için çekirdekteki “yaratıcı insan” kadrosunun dışında kalan emeğin rolünün ne olacağı meçhul. Şirketlerin önünde zor kararlar var: Üretimi insan dışı emek kaynağıyla yaparsak tüketimi kim yapacak sorusundan insan/makine karmasından oluşan ekiplere nasıl liderlik edileceğine, verimlilik/yenilikçilik dengesine ve paydaş kapitalizmi mottosunu etik bir değer haline getirmiş modern toplumların anlam arayışı nereye yönelecek sorusuna kadar bir sürü açmazla karşı karşıyayız.
Hayatın ve sistemlerin diyalektik akışının önümüzdeki dönemde bizi Musk’ın sert kültürüne taşıyacağı görünüyor. O zaman dans diyelim; kaybedecek zincirlerimiz vardı bir de yahu, nereye koymuştuk?