Yönetmen koltuğunda Coralie Fargeat’ın oturduğu “The Substance” (Cevher), psikolojik derinliğiyle Freud’dan Melanie Klein’a uzanan post modern bir başyapıt niteliği taşıyor. Öyle ki filmin, 2024 Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü kazanarak büyük bir ilgi uyandırması hatta gösterimi sırasında dakikalarca ayakta alkışlanmış olması sürpriz değil.
Ancak pek çok izleyici için yapım “Altın Palmiye” ödülünü hak etmiş olsa da bu The Substance’ın “herkes” tarafından çok beğenildiği anlamına gelmiyor. Yani çok katmanlı bir okuma sunmasının yanında izleyicilerin bakış açıları arasındaki radikal farklılıkları da gözler önüne seren bir yapımla karşı karşıyayız aslında.
Filmden büyülenip derin anlamlar çıkaran izleyicilerin yanı sıra filme nefretle yaklaşanlar da var. Çünkü The Substance, etkileyici olduğu kadar rahatsız edici ve provoke edici bir yapım... Film, yaşlanmaya başlayınca kovulmasının ardından gençliğini aklın ve hayal gücünün sınırlarını zorlayan yöntemlerle geri kazanmaya çalışan bir TV yıldızının yaşadığı olayları konu ediniyor. Ancak filmin katmanlı sekansları arasında kaybolmaya başladığınızda işlerin bu kadar basit olmadığını görüyorsunuz. Film, beden korkusu ve deformasyon temalarına derinlemesine dalarken “body horror” türünün en güçlü örneklerinden biri. Üstelik sert ve korkusuzca çekilmiş sahnelerle bunu başarıyor.
The Substance, bedensel ve psikolojik dönüşümü derinlemesine işlerken distopik bir dünyanın tehlikelerine dair uyarı niteliğinde sorular soruyor.
Adından da anlaşılacağı gibi ‘body horror’, bedeni merkeze alarak bedendeki deformasyonları ve dönüşümleri korku aracılığıyla anlatan bir tür. Ancak The Substance, sadece bedeni bir korku aracı olarak kullanmakla kalmıyor; bedeni, insanın varoluşunu ve geleceğini sorgulayan bir araca da dönüştürüyor. Yani filmdeki bedensel dönüşüm, sadece fiziksel bir değişimi değil psikolojik bir dönüşümü de beraberinde getiriyor. Tıpkı Freud’un teorilerindeki gibi…
Bedenin deformasyonu bir tür kimlik krizine yol açıyor. Filmde sıkça karşımıza çıkan ve en derin korkulardan biri olan ‘aynada kendini tanıyamama’ hali ise tam da bu noktada body horror türünün sınırlarını zorluyor.
Sinemaseverlerin “The Sandman” ve “İntikam” filmleriyle büyük beğenisini kazanan Fargeat, bu yapımda “korkutucu” olmanın çok ötesinde. İzleyicisini bedenin fiziksel ve psikolojik dönüşümüne dair çok daha karanlık, neredeyse distopik bir gezintiye çıkarıyor. Ancak bu dehşetin tam olarak neyi ifade ettiğini anlamak önemli, yani bu mesajı almadan filmi sevmenin veya sevmemenin açıkçası hiçbir anlamı yok. Çünkü The Substance, hem bir uyarı mesajı taşırken hem de geleceğe dair çok önemli sorular soran sahnelerle dolu.
Bedenin dönüşümü, insanın kendi kimliğini, özünü kaybetmesinin, bir anda beyazperdedeki yansıması hatta simgesi oluyor. Bu dönüşümün ve bedendeki çarpıklıkların izleyiciye gösterilmesi ise insanın içindeki dehşetin apaçık bir şekilde dışavurumu.
Filmin konusu tam olarak beden ve beden üzerinden halihazırda yaşanan ve gelecekte daha korkuncunun yaşanması neredeyse kaçınılmaz ölçüde olası bir dehşete dönüşüveriyor. Bedenle ve beden üzerinden hedeflenen bir ütopyanın nasıl dehşet verici bir distopya olacağına dair bir meseleyi anlatmanın en ve belki de tek uygun türü body horror, lafın özü en güçlü anlatı biçimine dönüşüyor.
İdeal beden, mükemmel insan ve sonsuzluk vaatleri... Bunlar, günümüz toplumunun en büyük idealleri arasında. “Kendinin daha iyi bir versiyonu olma” halini neoliberalizm ve biyopolitikaya dayanan okumalarla yapabilmek filmde bir distopya olarak karşımıza çıkan gerçekliği anlamak adına çok önemli.
Hollywood’da başlayan “me too” hareketinin, reklam endüstrisinin metalaştırma ideolojisinin etkilerini bir kez daha düşünmeden geçemiyoruz. Zira kimi ütopyalar, insanlar için son derece yıkıcı. İnsanlar, kendilerini başkalarının dayattığı normlara göre şekillendirmeye başladıklarında çoğu zaman kimliklerine, özlerine, kendi bedenlerine yabancılaşıyorlar.
Bu noktada biyopolitika, neoliberalizm, transhümanizm gibi kavramlarla kesişen film, özellikle modern güzellik endüstrisi ve reklam sektörüne dair sert eleştirilerde bulunarak bedenin meta olarak görülmesine karşı bir duruş sergiliyor. Filmde Fargeat’ın yönetmenliği kadar dikkat çeken bir unsur da bu yapım için başarılı performansıyla oldukça konuşulan beyazperdenin en iddialı ve ‘güzel’ oyuncularından Demi Moore’un başrol için seçilmiş olması. Ancak Dennis Quaid’in ve Margaret Qualley’nin oyunculuk performanslarını da es geçmemek gerek.
Hitchcock, Kubrick, Cronenberg, Lynch gibi büyük sinemacıların eserlerine yapılan referanslarla, Ari Aster’in “Midsommar”ının ardından The Substance’ın 21’inci yüzyılın en iyi filmi olma yolunda ilerlediğini söylemek benim için abartı olmayacaktır. Çünkü film, hem türsel anlamda hem de tematik derinliği açısından sinema tarihindeki büyük ustalardan izler taşıyor.
Fargeat, özellikle korku ve beden temalarını birleştirerek izleyiciyi rahatsız etmekle kalmıyor onları sorularla baş başa bırakıyor. Kısacası The Substance hem sanatsal bir başyapıt hem de sosyal bir eleştiri olarak ‘tözünü kaybeden’ insana dair çok konuşulacak bir yapım ve sinema tarihinde uzun yıllar adından söz ettireceğe benziyor.