Çocukluğumun en güzel anıları arasında ailenin büyükleriyle geçirdiğim zamanlar yer alır. Dedemin evinde bazen dönemin siyasetçilerinin ziyaretlerindeki hararetli tartışmalar… Kimi zaman dedem ve şürekasıyla toplanıp otomobillerle Ömür Lokantası’na gidip onların döner, benim sosisli sandviç yediğim neşeli sohbetler… Çarşamba günleri Mekteb-i Sultani’nin kapısından beni alıp kimi zaman Degüstasyon Lokantası’na ya da Abdullah Efendi’ye yemeğe, kimi zaman da Markiz Pastanesi’ne çaya götürdüğü günler… Hepsi giderek pastel renklere bürünen ama kokusu hâlâ taptaze burnumda anılar…
En keyiflisi ise kuşkusuz kış tatillerinde dedemin evinde kaldığım zamanlardı. Dedemden dinlediğim hikayeler, onun gençlik anıları, yaşamından kesitler anlatıp nasihat etmeden ettiği nasihatler… Hiç unutmadıklarım arasındaysa bazı sabahlar, ben uykunun en tatlı yerindeyken evde kopan kıyamet var. Alt kattaki hengâme, çalışan otomobiller, heyecanla havlayan köpekleri Jeep Wagoneer’ların ya da Land Rover’ların arkasına koymaya çalışan şoförler. Böyle günlerde ne zaman yataktan çıkıp aşağı inmeye kalkışsam, “Hadi sen yatağına marş marş!” diye terslenir, kargaşanın ve gürültünün sebebini çözemezdim.
Zannederim yedi–sekiz yaşlarındaydım, yine böyle bir sabahtı. Tüm cesaretimi toplayarak aşağıya indiğimde ayağında çizmelerle kapının önünde dikilmiş ona buna talimatlar yağdıran dedem arkasını dönüp beni görünce “Sen ne yapıyorsun burada?” diye hafif bir hiddetle sordu. Sonra yüzümdeki paniği görünce de halime acımış olmalı ki sert yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı ve “Hadi şunu da giydirin de gelsin bakalım” dedi. O an, heyecandan elim ayağım titremeye başladı. Kalın giydirildim, üzerime gocuğum geçirildi ve Wagoneer’ın arkasında, dört pointer cinsi köpeğin arasında yerimi aldım. Durumun yabancısı değildim çünkü zaman zaman onlara yapılan iri köftelerden yediğim için aramızda köklü bir arkadaşlık vardı. Londra asfaltına çıktık, Küçükçekmece’den sonra tek şeride düşen yoldan biraz gittikten sonra sola saptık. Çakır çukur toprak yollardan geçtikten sonra vardığımız yerin “Angurya Çiftliği” olduğunu sonradan öğrendim. Otomobillerden inildi, farklı araçlarla getirilmiş pointer, setter, braquer cinsi köpekler birbirleriyle koklaşıp oynaştılar.
O sırada büyükler, av öncesi son sigaralarını içerken çantacılar kılıflarından tüfekleri çıkartıp kontrol ederek fişeklikleri hazırladılar. Bazı akşamlar dedemi ziyarete geldiği zamanlardan hatırladığım Fuat Bey Amca başımı okşadı: “Ooo, küçük bey de getirilmiş. İlk avı galiba” dedi.
Bir işaret yapmasıyla beraber çantacısı otomobile koştu, kılıfından çıkardığı bir tüfekle beraber yanımıza geldi, silahı alan Fuat Amca diğerlerine oranla daha küçük görünen çifteyi bana uzattı ve “Dedenin silahları kıymetlidir. Sana elletmez. Bunu al, ilk avını bununla yap” diyerek 36 kalibrelik bir Flobert uzattı. Sonra da beni şoförlerden biriyle çeşme başında bırakıp onlarca köpekle birlikte bıldırcın avına gittiler.
Benim için “Bir iki arı kuşuna atsın” dediklerini hatırlıyorum hayal meyal. Av bitince Küçükçekmece’de Beyti Amca’ya yemeğe gittik. Eve gittiğimiz zaman dedem yüzümün asıklığından işkillenip beni kucağına oturtarak “Ne oldu, neye bozuldun?” diye sordu. “Silahların benden kıymetliymiş, ona üzüldüm” diyerek sızlandım. Güldü, iki tüfeği getirtti. “Bak, bunlar senden büyük, senden ağır. Bunlarla ateş etsen Allah muhafaza ya kendine ya birine zarar verirdin. Fuat Bey sana küçük bir silah verdi ki rahatça kullanabilesin. Yoksa senden kıymetli ne olabilir” dedi. Sonra da gülerek “Ama bunlar da bayağı kıymetlidir. Bir tek senden kıymetli değildir” diyerek anlatmaya başladı. “Bu bir Purdey, İngiliz yapımıdır. Silahların padişahıdır. Bunu bir prens için yapmışlar. Aynısından iki tane var.” dedi. “Diğeri de öteki mi?” diye sordum. Güldü. “Diğeri bende değil. Gösterdiğin de Purdey değil, bir Krupp. O, Alman malıdır. Bunun kadar da değerli değildir ama hatırası vardır. Alman Büyükelçi von Papen’in bana hediyesidir.” dedi.
O gün Purdey diye bir tüfek olduğunu öğrendim ve bir daha da hiç unutmadım. Gelin isterseniz size tarih boyunca kralların tercihi olan Purdey tüfeklerinin (diğer adıyla James Purdey & Sons) hikayesini anlatayım. James Purdey, 1874 yılında Londra yakınlarında fakir bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmiş. 13 yaşında bir demirci olarak silah atölyesinde çıraklık yaparak işe başlamış.
Yedi yıllık çıraklık eğitimi sonrasında 1805 yılında, o zaman Londra’nın en iyi tüfek yapımcısı olarak tanınan Joseph Manton’un yanında işe başlamış. Henüz 20 yaşındayken… Yeteneği, teknik becerisi ve yeniliklere olan merakı dikkat çekince üç yıl sonra Alexander Forsyth’ın yanında çalışmaya başlamış. 1814’te kendi işini kurmaya karar vererek buradan da ayrılmış.
Dökümhanesinin ve yaptığı tüfeklerin kalitesi dikkat çekince de 1826 yılında Oxford Street’te daha geniş bir atölyeye taşınmış ve bir de dükkan açmış. O yıl tek oğlu dünyaya gelmiş, ona da kendi adını vermiş, James. 1843 yılında 17 yaşındaki küçük James de babasının yanında işe başlamış. Babasından el alan genç James, yenilikler peşinde koşarken 1851 yılında ilk kendinden yivli kanatlı Brenneke’nin atası sayılabilecek mermiyi geliştirmiş.
Babasının 1863’te ölümünden sonra yan yana namlulu tüfekler için geliştirdiği kilit mekanizması halen en iyi mekanizma olarak kullanılıyor. James, böylece kısa sürede Londra’nın en iyi silahçısı haline gelmiş.
1868’de ise dükkanın kapısından içeri ilk kez bir prens girdi: Galler Prensi Albert. Ve o gün namlularına kraliyet mührü vurmaya hak kazandı. 1874 yılına gelindiğinde Purdey artık Avrupalı kraliyet ailelerinin ve soyluların tüfek imalatçısı olmuştu ve rakipsizdi. 1863 yılında ise South Audley’de halen faal olan yerlerini alarak taşındılar. 1900’de üç ayrı yerdeki üretimi Paddington’daki tek fabrikada birleştirdiler. 1949 yılında ise ilk süperpoze tüfeklerini imal ettiler. İlk ejektörü yapmak da, 1970 yılında ilk tek tetikli çifte mekanizmasını geliştirmek de onlara nasip olmuştu.
Bu arada sadece tüfek değil tüm av malzemelerini, şahane av giysilerini de üretmeye başladılar. Bugün hâlâ üzerindeki menevişleri altın veya platinden ya da çelik üzerine altın işlemeli tüfekler, akıllara durgunluk verecek kalitede Damascus çeliğinden namlular ve mekanizmalar üretiyorlar. Ava çıkan beyefendiler için yaptıkları “İkiz” tüfekler birbirinin kusursuz kopyaları olarak yüz yılı aşkın bir süredir dikkat çekici kalitede.
Bir Purdey edinmek isterseniz doğru adresiniz South Audley’deki dükkan. Oraya giderek kol, omuz ve boyun ölçülerinize uygun, el ve omuz kundağı boyutlarına sahip bir tüfek imal etmelerini isteyebilirsiniz. Ancak aceleniz varsa hazır bir tane de almanız mümkün ama tavsiye değil. İkinci el olanların bulunması zor ve zaten altın değerinde. Mesela son olarak İstanbul’da rahmetli Osman Mayatepek, büyük dedesi Enver Paşa’dan kalan bir Purdey’i o zamanın parasıyla 200 bin dolara yakın bir değere açık arttırmada satmıştı.
Ama gözünüz korkmasın. 50–60 binlere de iş görür bir Purdey almak mümkün. Üstelik ava gitmeniz de şart değil, Purdey’i bir sanat eseri olarak saklayabilirsiniz. Ben şahsen öyle yapıyorum. Ama silaha karşı iseniz o da çok saygı değer bir durum. Markanın oldukça kaliteli olan tekstil ve deri ürünleriyle de idare edebilirsiniz. Bir gün Londra’ya yolunuz düşerse mağazasına uğrayın. Bana hak verir, kendinizi kral gibi hissedersiniz!