Jeopolitika, devletlerin gücünü ölçmek ve dünyadaki yerlerini tanımlamak için başvurdukları temel kavramlardan biri olageldi. Yüzyıllar boyunca sınırlar; haritalar, deniz yolları, askeri üsler ve enerji hatları üzerinden şekillendi.
Dışişleri’nde görevli olduğum yıllarda “jeopolitika ustası” olmak, coğrafi bilgiyi stratejik akılla birleştirmek anlamına gelirdi. O dönemde İngiliz coğrafyacı Halford Mackinder’ın “Heartland” teorisi ya da Amerikalı tarihçi Alfred Mahan’ın deniz üstünlüğü yaklaşımı bizim reçetemizdi. Kıbrıs sorunu, Ermeni meselesi, Kürt dosyası, AB ve ABD ile ilişkiler, NATO içinde Yunanistan ile çekişmeler, Orta Doğu’dan uzak durma yaklaşımı hep geçmiş deneyimlerimiz ışığında şekilleniyor, ona göre tutum takınıyorduk.
Bugün ise o klasik reçeteler tek başına yetmiyor. Evet, jeopolitika hâlâ tanklar, sınırlar, enerji güzergahları ve askeri üsler üzerinden işliyor. Ukrayna’daki savaş veya Orta Doğu’daki vekalet mücadeleleri bunun en canlı örnekleri. Ancak çağ değişti; artık asıl belirleyici unsurlar yapay zeka başta olmak üzere teknoloji, finansal ağlar, iklim politikaları, enerji–su–gıda güvenliği ve toplumların algıları.
Jeopolitiğin yeni katmanları
Bugünün jeopolitiğini ben üç düzlemde okuyorum:
- Bildiğimiz klasik jeopolitika: Sınırlar, ordular, deniz yolları, enerji hatları.
- Biraz önce bahsettiğim yeni jeopolitikanın başlıca boyutları: Yapay zeka, teknoloji, finansal ağlar, iklim değişikliği, enerji–su–gıda güvenliği.
- Bir zamanlar pek hesaba katılmayan algısal jeopolitika: Medya, kültür endüstrisi, dijital platformlar, kolektif psikoloji.
Bu katmanların hepsi birbirini besliyor. Ukrayna’daki savaş yalnızca tanklarla değil; enerji koridorları, medya algıları, yapay zeka destekli istihbarat ve finansal yaptırımlarla da yürütülüyor. ABD - Çin rekabeti Güney Çin Denizi’nden çok, çip üretiminde, 5G/6G standartlarında ve algoritmaların kontrolünde yaşanıyor. Uzay, okyanus ve stratejik boğazlarda hakimiyet önem kazanıyor. Finansal alanda ise doların hakimiyetine karşı Çin’in dijital yuan hamlesi ve blockchain tabanlı sistemler yeni düzenin habercisi.
Enerji, su ve gıda üçgeni de stratejik bir cepheye dönüşmüş durumda. Nüfus 2050’ye doğru 10 milyara yaklaşırken temiz su ve güvenli gıda da stratejik silah niteliği kazanıyor. Orta Doğu’nun su kıtlığı, Afrika’nın tarımsal potansiyeli, Avrupa’nın yeşil dönüşümü şimdiden yeni gerilimlerin işaretini veriyor. Nadir toprak elementleri ve kritik mineraller de en az petrol ve gaz kadar değerli.
Bir de görünmeyen ama etkisi güçlü alan var: Algılar. Hollywood’dan Netflix’e, TikTok’a uzanan medya ve kültür mekanizmaları kimin dost, kimin tehdit olarak algılanacağını belirliyor. Jeopolitiğin en çetin savaşı artık insanların zihinlerinde veriliyor.
Alaska’dan Washington’a: Trump - Putin dengesi
Jeopolitiğin bu yeni yüzü, 15 Ağustos’ta Alaska’da yapılan Trump - Putin zirvesinde sahneye çıktı. Zirve, adeta 1945 Yalta Konferansı’nı hatırlatan bir simgesellik taşıyordu. Lavrov’un “SSCB” yazılı tişörtle katılması mesajı açıktı: “Eski denklem üzerinden yeni güç dengesi kuralım.” Putin kırmızı halı ve askeri törenle karşılandı. Beş gün sonra Washington’da yapılan Zelensky-Trump-Avrupa zirvesi ise sönük geçti.
Tablo açıktı: Kararlar Moskova ve Washington’da alınacak, Avrupa’ya, Beyaz Saray’da Trump’ın masasının önünde sırasını bekleyen liderleri üzerinden bildirimde bulunulacak. Çin - Rusya stratejik ortaklığını nötralize etmek de temel hedeflerden birisiydi.
Rusya, tüm Batı desteğine rağmen Ukrayna’da önemli kazanımlar elde etti; Donbas’ta 7 bin kilometrekareyi kontrol altına aldı, savunma sanayisinde 2,5 milyon mühimmat üretti, Çin desteğiyle yıllık 6 bin İHA kapasitesine ulaştı. Trump’ın gözünde Avrupa bu savaşta sınıfta kaldı. Almanya ekonomisi yüzde 0,8 küçülmüş, enerji fiyatları ABD’nin sekiz katına çıkmıştı. Macron’un “Avrupa egemenliği” ve yeni Avrupa savunması söylemi kağıt üzerinde kalıyordu. Avrupa güven vermeyen, kaygılı bir seyirciye dönüşüyor, ABD’siz hareket edemiyordu.
Arap dünyasında hayaller, Afrika’da fırsatlar
Türkiye, uzun süre Arap dünyasında “model ülke” iddiasını dile getirdi. Ancak bu söylem karşılık bulmadı. Suudi Arabistan ve BAE, Türkiye’yi rakip gördü; İslamcı-popülist çizgisini rejimlerine tehdit saydı. Körfez sermayesi sıcak para akışıyla sınırlı kaldı, kalıcı yatırımlara dönüşmedi.
Afrika’da ise tablo farklıydı. Somali’deki Turksom Üssü Türkiye’nin en büyük yurt dışı askeri eğitim merkezi oldu. Etiyopya’ya Bayraktar TB2 satışı, Sudan’daki Sevakin Adası girişimi, THY’nin 63 Afrika noktasına uçuşu, TİKA projeleri ve altyapı yatırımları Türkiye’ye yumuşak güç kazandırdı. Ancak bu ilişkiler çoğunlukla kurumsal değil liderler arası kişisel bağlara dayalı kaldı. Bu da uzun vadede güven kaybı riski taşıyor.
Türkiye açısından ders net: Küresel masada belirleyici olan sadece ekonomik ya da askeri güç değil, doğru kurgulanmış stratejidir. Türkiye, kendi rolünü tanımlayan bir ülke olmak zorunda. Aksi halde Kıbrıs’tan Suriye’ye, Kürt meselesinden Doğu Akdeniz’e kadar pek çok konuda “oldubittiler” ile karşılaşabilir.
Türkiye, Çin’den Almanya’ya, Rusya’dan Suudi Arabistan’a uzanan geniş coğrafyada görmezden gelinemeyecek bir aktör. Onsuz yeni bir denge kurmak mümkün değil. Ancak manevra alanını sınırlayan çelişkiler var: ABD ve AB ile gergin ilişkiler, Rusya ve Çin’le güvene dayalı kalıcı bağların olmaması, Türk dünyasında beklenen etkinin sağlanamaması. İçeride ise kırılgan ekonomi, teknolojide gerilik ve toplumsal bütünlüğün zayıflaması tabloyu ağırlaştırıyor.
Bu zafiyetler doğrudan dış politikaya yansıyor. Siyasi kutuplaşma, yüksek enflasyon, hukuk devletine olan güvenin aşınması, genç kuşakların umutsuzluğu Türkiye’yi “oyun kurucu” değil, bazen “menüde yer alan” ülke konumuna itiyor.
Oysa Türkiye’nin küçümsenmeyecek kozları var. Enerji geçişlerinde kritik köprü olması, savunma sanayisinde İHA’larla sağladığı avantaj, Afrika açılımı, Orta Asya’daki Türk dünyasıyla geliştirdiği bağlar stratejik gücünü artırabilir. Ancak bu avantajların tutarlı bir stratejiye dönüşememesi, potansiyelin heba edilmesi riskini beraberinde getiriyor.
Rol verilmez, alınır
Liderlik zafiyeti, yumuşak karın sendromu ve stratejik beyin kaslarının akılcı kullanılamaması Türkiye’yi zor durumda bırakabilir. Bugünün jeopolitiği artık sadece toprak büyüklüğü ya da askeri üslerle değil; teknoloji, finans, iklim, gıda ve algılarla şekilleniyor. Trump ve Putin’in buluşması, Avrupa’nın etkisizliği, Arap dünyasında zayıflayan ilişkiler ve Afrika’daki yükselen beklentiler Türkiye’ye açık bir mesaj veriyor: Ya kendi stratejisini üretecek ve masada değer katarak oturacak ya da başkalarının menüsünde yer almayı kabul edecek. Türkiye’nin geleceğini işte bu tercih belirleyecek.