Erich Fromm 1941 yılında yayımlanan Özgürlükten Kaçış kitabında modern insanın neden özgürlükten korktuğunu sorguladı. Ona göre insan özgürlüğü arzuluyor gibi görünse de, özgürlüğün getirdiği sorumluluk ağır geldiğinde çoğu zaman otoritelere, ideolojilere ya da kalabalıklara sığınmayı tercih ediyordu.
1955’te yazdığı Sağlıklı Toplum adlı kitabı ile bireyin ötesine geçti ve toplumu sorguladı. Ekonomik olarak büyüyen, teknolojik olarak gelişen bir toplum gerçekten sağlıklı sayılabilir miydi? Yoksa hasta olan birey değil, toplumun kendisi miydi?
Bir yıl sonra yayımlanan Sevme Sanatı eserinde, Fromm sevgiyi bir duygu değil; emek, disiplin, sorumluluk ve olgunluk gerektiren bir beceri olarak yorumladı.
1976 yılında yayımlanan Sahip Olmak ya da Olmak ise modern uygarlığa yöneltilmiş en güçlü eleştirilerden biri oldu. Fromm, insanın giderek “olmayı” bıraktığını, bütün yaşamını “sahip olmak” üzerine kurduğunu söylüyordu. Daha fazla para, daha büyük evler, daha yüksek statü… Bunların hiçbiri insanı kendisine yaklaştırmıyor, tam tersine kendi özünden uzaklaştırdığını anlatıyordu.
Yaşamının son döneminde yayımlanan İnsan Olmak Üzerine ise bütün bu düşüncelerin adeta vardığı son duraktı. Aslında tek bir soru soruyordu: Gerçekten insan gibi yaşayabiliyor muyuz?
Aradan yarım asır geçti ve dünya çok değişti. Ekonomi de iletişim biçimlerimiz de değişti. Şimdi yapay zeka çağındayız.
Peki, Fromm’un düşünce mirasını bugüne taşısaydık, ya da o bugün yaşasaydı ve bir kitap yazsa idi hangi konuyu işlerdi? Bence artık “insan olmak” la ilgili meseleleri değil, insan kalabilmek hususuna odaklanırdı.
Fromm’un yaşadığı dönemde insanlar daha çok eşya tüketiyordu. Bugün ise yalnızca ürünleri değil, neredeyse hayatın kendisini tüketiyoruz. Bilgiyi tüketiyoruz ama üzerinde düşünmeye zaman ayırmıyoruz. İçerikleri tüketiyoruz ama üretmek giderek zor geliyor çünkü her şeyin kolayına kaçıyoruz. İlişkileri tüketiyoruz ve derin bağlar kurmakta zorlanıyoruz. Deneyimleri tüketiyoruz ama onları içselleştiremiyoruz. Kitap satın alıyoruz ama bitiremiyoruz. Makaleleri sonradan okumak üzere kaydediyoruz ama okuyamıyoruz. Bilgiye saniyeler içinde ulaşıyoruz ve üzücü şekilde bilgeliğe dönüştüremiyoruz.
Artık yalnızca alışveriş yapmıyoruz. Dikkatimizi ve zamanımızı tüketiyoruz. Ve sonucunda, zihinsel enerjimizi tüketiyoruz. Üstelik bunu çoğu zaman fark etmeden yapıyoruz.
Fromm’un eleştirdiği tüketim toplumu ortadan kalkmadı. Aksine, daha görünmez ve daha güçlü hâle geldi. Eskiden şirketler bize ürün satıyordu ama şimdi dikkatimizi satın alıyor.
Çünkü günümüzün en değerli kaynağı artık sadece petrol değil. İnsanın dikkati. Dijital platformlar ne satın aldığımızı değil; neye baktığımızı, ne kadar süre baktığımızı ve hangi içerikte daha uzun kaldığımızı da ölçüyor. Tüm sektörlerde ve markalarda, artık rekabet yalnızca cüzdanımız için değil, zihnimiz için yaşanıyor.
Tam da bu dönüşümün merkezinde yapay zeka var. Birkaç saniyede rapor yazıyor, sunum hazırlıyor, kod geliştiriyor, araştırma yapıyor, çeviri yapıyor, özet çıkarıyor, her konuda fikir öneriyor. Aslında verimlilik açısından insanlık tarihinin en büyük teknolojik sıçramalarından birine tanıklık ediyoruz. Ancak bütün bu gelişmelerin arasında yapay zekanın bizim için düşündüğünü ve zamanla bizim düşünme alışkanlığımızı da dönüştürdüğünü fark etmiyoruz.
İnsanlık tarih boyunca kas gücünü makinelere devretti. Buhar makinesi bedenimizi rahatlattı ve vinçler yükümüzü taşıdı. Bilgisayarlar hesaplarımızı hızlandırdı. Şimdi ise ilk kez yazma, araştırma, özetleme ve hatta fikir üretme süreçlerimizin bir bölümünü yapay zekaya devrediyoruz.
Bu büyük bir fırsat ve aynı zamanda büyük bir sorumluluktur. Çünkü kolaylaşan hayatımızın bedeli olarak düşünme kaslarımız zayıflıyor.
Yazmayı bırakan toplumlar zamanla düşünmeyi de bırakabilir. Sorgulamayan toplumlar bilgi tüketebilir ancak bilgelik üretemez. Son yıllarda anacağımız güncel filozoflar eskisi gibi toplumları etkiliyor mu? Sorgulamaktan vazgeçmeyen insanlar geleceğin en değerli sermayesi olacak.
Belki de bugün yaşasaydı Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak ayrımına üçüncü bir kavram eklerdi: Görünmek. Çünkü artık insanlar sahip olmanın yanı sıra görünür olmak, takip edilmek, beğenilmek, paylaşılmak istiyor. Algoritmalar tarafından fark edilmek istiyor. Oysa görünür olmak ile değerli olmak aynı şey değildir. Unutmamak gerekir ki dijital dünyada görünürlüğümüz artarken, iç dünyamızın derinliği aynı hızla büyümüyor.
Sağlık sektörü de bu dönüşümün tam merkezinde yer alıyor. Yapay zeka, klinik karar süreçlerini hızlandırıyor ve operasyonel verimliliği artırıyor. Bütün bunlar sağlık hizmetleri adına son derece değerli gelişmeler.Ancak hiçbir algoritma hastasının gözlerine bakarak korkusunu hissedemez. Hiçbir model (en azından şimdilik) güven ilişkisi kuramaz ve teknoloji şefkati sunamaz. Sağlığın geleceği yalnızca daha akıllı sistemler geliştirmekle değil, insanı merkeze alan sistemler kurmakla şekillenecek.
Kanımca bugün Erich Fromm yeni bir kitap yazsaydı, tüm bu gelişmelerin göbeğinde İnsan Kalmak üzerine bir kitap yazardı. Evet, yapay zeka çağının en önemli sorusu, makinelerin ne kadar akıllanacağı değil, bütün bu teknolojik ilerlemenin içinde ne kadar insan kalabileceğimizdir.
Belki de Fromm’un bize bıraktığı en büyük miras tam da budur. Teknolojiyi geliştirmek konusunda tarihin en başarılı dönemini yaşıyoruz. Şimdi aynı başarıyı insanı geliştirmekte gösterebilecek miyiz? Çünkü geleceğin gerçek rekabeti teknoloji ile insan arasında değil, teknolojiyi üretirken insanlığını koruyabilenlerle, teknolojiyi kullanırken onu fark etmeden kaybedenler arasında yaşanacak.
Ve belki de gelecek nesiller bizi geliştirdiğimiz yapay zeka ile değil, o yapay zekanın içinde insan kalmayı başarabilip başaramadığımızla hatırlayacak.